· Deli, paylaşılmamış anlamlara verilen addır. (s.10)
· Aristoteles’e göre, bir polis’in dışında kalan tek başına bir varlık ancak bir melek ya da canavar olabilirdi. (s.10-11)
· Kullanımın olduğu yerde daima bir kötüye kullanım ihtimali vardır. (s.12)
· Her kültür, hayat anlamlarının icadı ve çoğalmasıyla ve her düzen, aşkınlık dürtüsünü manipüle ederek yaşar. (s.13)
· Bir yanda, kendinizden sorumlu olursunuz, ama öte yanda, hiçbir şekilde kavrayamadığınız koşullara bağımlı olursunuz; bu koşullar altında, kişinin nasıl yaşadığı, sistemsel çelişkilerin biyografik çözümü haline gelir. (s.14)
· W. I. Thomas’ın dediği gibi, insanların doğru olduğunu farz ettikleri bir şey, sonuç olarak doğru olma eğilimi taşır. ( s.16)
· I. yüzyılda Roma’nın, XI.yüzyılda Çin’in, XVII. Yüzyılda Hindistan’ın zenginleri sanayi devriminin esiğindeki Avrupa’nın zenginlerinden çok farklı değildi. (s.28)
· Henry Ford “tarih saçmadır” ve “gelenek istemiyoruz” sözleriyle ünlüdür. “Bizler” diyordu, “bugünü yaşamak istiyoruz. Dikkate alınacak yegane tarih, bugün yapmakta olduğumuz tarihtir.” (s.32)
· Rutine karşı çıkılır ve olduğu gibi kabul etmek şöyle dursun, güvenilir olarak görülemeyecek kadar sık ihlal edilirse, bir “kültürel krizden söz ederiz. (s.46)
· Manevra alanım genişledikçe iktidarım da genişler. Sahip olduğum seçme özgürlüğüm azaldıkça, iktidar mücadelesindeki gücüm zayıflar. (s.47)
· Düzene ilişkin anlayışlar aynı toplumsal ortam içinde kesin biçimde farklılık gösterirler. İktidardaki insanlar için “düzen” olan şey, onların yönettikleri insanlara tekin olamayan bir kaos gibi görünür. (s.47)
· İktidar dünyası veri alındığında, düzen inşası çatışma getiren bir süreç olmak durumundadır. (s.48)
· Paul Virilo, “coğrafyanın sonu”nu ilan ederken, bunun hiçbir önem taşımadığını öne sürmüştür. (s.51)
· Görünüşte “yerel” olan olayların yorumu bile genellikle aynı ülkeler arası kaynaklardan sağlanma eğilimindedir. (s.52)
· Hareketsizlik derecesi, günümüzde toplumsal yoksunluğun başlıca ölçüsü ve özgürlükten yoksunluğun temel boyutudur. (s.53)
· Gücü yetenler yalnızca zaman içinde yaşarlar. Gücü yetmeyenler uzamda yaşarlar. Birinci grup için uzam önemli değildir. İkinci gruptakiler ise uzamı önemli kılmak için büyük bir gayretle mücadele ederler. (s.55)
· Zorlayıcı ve bu nedenle insan özgürlüğünü kısıtlayıcı olduğu için düzen “bastırılan ihtiyaçlar”ın isyanıyla sürekli hırpalanır. (s.57)
· Çağdaş erkek ve kadınların sıkıntılarına katlanamadıkları bir idealin değil, ideallerin yoksunluğunun bunaltıcı baskısıdır: Sorunsuz bir hayat için kesin reçetelerin, sağlam biçimde sabitlenmiş sürekli yönelim noktalarının ve hayat yolculuğunun kestirilebilir bir hedefin yokluğu. (s.59)
· Engelleyici ve sinsi kısıtlamaların ve sınırların yokluğuna genellikle özgürlük deriz. Çoğumuz, yani geç modern ya da post modern dünyanın sakinleri, bu anlamda atalarımız kadar özgür olmayı ancak rüyada görebilir.( s.60)
· Bugünlerde kaderin bireylere getirdiği en ortak dertlerin bir araya toplanma özelliğinden yoksun oluşlarıdır. Bunlar “ortak dava” içinde özetlenemezler… Acı çeken ötekilerin yoldaşlığının sağlayabileceği yegane avantaj, her bir kişiye dertlerle tek başına savaşmanın diğer herkesin da her gün yaptığı şey olduğunu bir kez daha göstermektir. (s.65)
· Birey yurttaşın en kötü düşmanıdır, diyordu Tocqeuville. Birey, “ortak çıkar”, “iyi toplum” ya da “ adil toplum” konusunda kayıtsız, kuşkucu ya da ihtiyatlı olma eğilimi gösterir. (s.65)
· Mesaj basittir: Herkes potansiyel olarak gereksiz ya da değiştirilebilirdir; dolayısıyla herkes saldırıya açıktır ve her toplumsal konum şimdiki halde ne kadar yüksek ve güçlü görünürse görünsün, daha uzun dönemde güvenilmezdir; ayrıcalıklar bile kırılgandır ve tehdit altındadır. (s.69)
· İktidar giderek küresel ve ülkeler üstü bir hal alırken, bütün yerleşik siyasal kurumlar bölgesel kalmakta ve bölgesel düzeyin üzerine çıkmayı zor hatta imkansız görmektedir… Sorunlarla başa çıkmak için gerekli insan yeteneği geliştikçe, her yeni hamlenin beraberinde getirdiği ya da getirebileceği riskler ve yeni tehlikeler de artmaktadır. (s.71)
· İnsanlar kendi hayat koşullarını kabul ettikleri zaman, zorunlu ve kaçınılmaz gördükleri şeye teslim olurlarsa, toplum özerk olmaktan, yani kendini tanımlamaktan ve kendini yönetmekten çıkar. (s.72)
· Demokratik bir toplum en iyi şekilde o toplumun yeterince demokratik olmadığına dair sürekli eleştirinin varlığıyla tanınır. (s.73)
· Modern tarihin büyük bölümünde demokrasiye yönelik asıl tehlike, “kolektif olarak güvenliğin temini”nden sorumlu kurumların denetim güçlerinin insan özgürlüğüne getirdiği kısıtlamalarda gözlemlendi. (s.73)
· Dünya kaya gibi sağlamdır ve alışkanlık, rutin eylemler sürdükçe hiçbir kuşku uyandırmaz. Duraksamaya başladığımız zaman, rutin eylemler başarısızlığa uğradığı ve artık alışkanlıkların rehberliğine güven duymadığımız zaman dünyayı belirsiz olarak algılarız… Ne kadar az yapabilir ve ne kadar az isteyebilirsem ( yani seçimlerim ne kadar sınırlanırsa) “hayatın olguları” o kadar apaçık olur. (s.77)
· Erken modernite, yayımlanan, okunan ve tartışılan ütopyacı literatürün bolluğuyla ünlüdür. ( s.84)
· Modern ruhun ütopyacı öncülerinin inşa etmeyi arzuladıkları ve zorladıkları kentler “kendi geçmişlerinden hiçbir iz taşımıyorlardı”; onlar, “tarihin her türlü izine karşı şiddetli yasaklama”yı ifade ettiler. (s.85)
· Modernite bir yaratıcı yıkım, sürekli bir sökme ve yıkma çağıydı; “mutlak başlangıç” art arda gelen durumların anında eskimesinin ve böylece dünün tarihinden sonu gelmeyen kurtulma girişimlerinin öteki yüzüydü. (s.86)
· Nüfusun çoğunluğu çağdaş topluma üretici değil tüketici rolüyle eklemlenir; bu tarz bir eklemlenme ancak istekler hali hazırda tatmin edilme düzeylerini aştığı sürece hızlanabilir. (s.89)
· Bir köprünün taşıma kapasitesi en zayıf ayağının gücüyle ölçülür. Bir toplumun insan kapasitesinin, en zayıf üyelerinin hayat kalitesiyle ölçülmesi gerekir. Ve ahlakın özü, insanların, başkalarının insanlığı için üstlendiği sorumluluk olduğu için, bu, toplumun etik standartlarının da ölçüsüdür. (s.102)
· Longstrup şu sonuca varır: “mutlak kesinlik mutlak sonsuzlukla aynıdır.” “ Hiç kimse önceden verilen direktifleri uygulamaya ve gerçekleştirmeye özen gösteren kişiden daha düşüncesiz değildir.” (s.104)
· En tepedeki 358 “küresel milyarder”in bugünkü serveti en yoksul 2.3 milyar insanın ( dünya nüfusunun % 45’i ) toplam servetine eşittir. ( s.109)
· David Bennett’in yakından gözlemlediği gibi,“yaşadığımız maddi ve toplumsal dünyalara ilişkin radikal belirsizlik ve bu dün yaların içindeki siyasal eylemlilik tarzlarımız… imaj endüstrisinin bize sunduğu şeydir.” ( s.110)
· “İnsanlık”, hasım ve kavgacı kabileler üzerinde hiçbir varoluşsal ayrıcalıktan yararlanamaz. (s.119)
· “İnsan hakkı” yasamanın ürünü değil, tam tersidir; “zora, ilan edilmiş yasalara, siyasal söylemlere ve “elde edilmiş” bütün haklara sınır koyan şeydir. (s.120)
· “Yabancı”nın tehdit edici/korkutucu potansiyeli, özgürlükler azaldığı oranda artar. (s.121)
· Cornelius Castoriadis’in deyişiyle, içinde yaşadığımız toplumda yanlış olan, toplumun kendisini sorgulamayı bırakmış olmasıdır. (s. 125)
· XXI. yüzyıla giren toplum XX. Yüzyıla giren toplumdan daha az “modern” değildir; sadece farklı bir tarzda modern olduğu söylenebilir. (s.130)
· İş dünyasının yeni sözcüsü Peter Druker’in ünlü sözleriyle “artık toplum tarafından kurtarılma yok”tur. (s.132)
· Artık hepimiz bireyleriz; seçtiğimiz için değil, mecburen olduğumuz için. Bizler, de fakto (fiilen) bireyler olup olmadığımıza bakılmaksızın, de jure (kanunen)bireyleriz… Birey olmak, kişinin sefaletinden ötürü kimsenin suçlanmaması, kişinin kendi yenilgi sebeplerini kendi üşengeçliği ve tembelliği dışında hiçbir yerde aramaması, giderek daha zorlu denemelere girişmekten başka bir çare bulamaması anlamına gelir. (s.133)
· Henry Ford, başkalarının itiraf etmeden önce iki kez düşündükleri şeyi yüksek sesle ve açıkça söylemesiyle ünlüydü. İlerleme? Onu “tarihin eseri” olarak düşünmeyiniz.O bizim eserimiz, şimdiki zamanda yaşayan bizim eserimizdir. Dikkate değer yegane tarih, yapılmış olan değil yapılmakta olan ve yapılması gerekli olan tarihtir: Yani gelecektir. (s.138)
· Margaret Mead’ın ifadesiyle “Bir toplumun toplumsal yapısı ve öğrenimin yapılanma tarzı, öğrenmenin fiili içeriğinin çok ötesinde, bireylerin düşünmeyi nasıl öğreneceklerini ve öğrendiklerini nasıl depolayacaklarını, beceri ve paylaşılmasını belirler.” (s.153)
· Halihazırdaki eğitim krizi öncelikle, miras alınmış kurumların ve felsefelerin krizidir… Avrupa üniversitelerinin kökleri ortaçağa kadar uzanıyor olsa da, Üniversite ve onun toplum içinde oynadığı role ilişkin şimdiki düşüncemiz modern bir icattır. (s.159)
· “En büyük etki ve ani eskime”, der George Steiner, medya üretiminin en etkili tekniği haline gelmiştir… Şöhret bir kez itibara egemen olduğunda üniversite öğretim üyeleri kendilerini sporcular, popstarlar, piyango talihlileri, teröristler, banka soyguncuları ve seri katillerle rekabet halinde bulurlar ve rekabette pek az kazanma şansları vardır ya da hiç yoktur. (s.165-166)
· Michael Foucault’nun görkemli ifadesiyle, bilimsel söylemin gelişmesi ile her şeye nüfuz eden gözetim ve denetimin sıkılaştırılması arasında yakın bir bağlantı vardır. Teknobilim, aydınlanmayı gerçekleştirdiği için övünmekten ziyade, kısıtlama ve bağımlılığın yeni inceltilmiş versiyonunun sorumlusu olmakla suçlanmaktadır. (s.166)
· Marx ve Engels, insanların yaratıcı güçlerini yüzyıllarca baskı altında tutan” katılıkları buharlaştırdıkları ve kutsal olanı dünyevileştirdikleri” için kapitalistleri, burjuva devrimcilerini övdüler. (s.176)
· Özetlemek gerekirse,”bireyselleşme” insan” kimliği”nin bir “veri”den “görev”e dönüştürülmesinden ve aktörlere bu yeni görevi yerine getirmenin ve bunun yaratacağı sonuçların sorumluluğunun üstlenilmesinden ibarettir. (s.178)
· Modernite, toplumsal durumun belirleniminin yerine zorlayıcı ve zorunlu özbelirlenimi koyar. (s.179)
· Cristopher Lasch’ın ünlü gözlemindeki gibi, bugünlerde aranan “kimlikler”,“giysi değiştirir gibi benimsenebilen ve çıkartılıp atılabilen” kimliklerdir. (s.183)
· Bağımlılıklarımız artık gerçekten küreseldir; ama eylemlerimiz, daha önceleri oldukları kadar yereldirler. (s.185)
· Cristopher Lasch’ın ifadesiyle : Hayatlarını önemli ölçüde iyileştirme umudu taşımayan insanlar, önemli olanın, kendi duygularını tanıyarak, sağlıklı beslenerek, bale ya da göbek dansı dersleri alarak, Doğu’nun bilgeliğini benimseyerek , jogging yaparak, “ilişki kurmayı” öğrenerek , “haz korkusu”nun üstesinden gelerek sağlanan fiziksel özgelişim olduğuna kendilerini inandırmışlardır. Kendi başına zararsız olan, bir program halinde uygulanan bu uğraşılar, siyasetten geri çekiliş anlamına gelir. (s.186)
· Erkekler ve kadınlar dünyayı atılabilir, tek kullanımlık nesnelerle dolu bir konteyner gibi algılayacak şekilde eğitilirler. Bu durum bütün dünya için geçerlidir… Bağlılıklar ve ortaklıklar, üretilecek değil tüketilecek şeyler olarak görülür; onlar, bütün diğer tüketim nesneleri gibi aynı değerlendirme ölçütüne tabidirler. (s.194)
· Blaise Pascal’ın ünlü sözleriyle “kalbin kendi aklı vardır.” (s.201)
· Aşk ötekiyle dayanışmayı gerektirir. (s.206)
· Levinas’ın ifadesiyle “etik ontolojiden önce gelir.é (s.208)
· “Öldürmeyeceksin.” Bu emir ahlakın yapısının tamamının zemini olmasına yeter, çünkü öteki’nin sürekli beraberliğine, birlikte yaşamaya, beraberinde getirdiği bütün bilinmeyen sonuçlarla birlikte razı olmayı gerektirir. O, hayatlarımızı paylaşmayı, etkileşmeyi ve konuşmayı emreder. (s.209)
· Kesinlik sorumsuzluk üretir. (s.210)
· Modern toplumumuzda bu otoritelerin tek bir ortak noktası vardır: Hepsi açıkça ve zımni olarak, akıl adına konuşmakta olduklarını iddia ederler. Onlar bir şeyin yapılması gerektiğini söyledikleri zaman, bu sadece “yapılmalıdır” anlamına gelmez, “akla uygundur” anlamına da gelir. Her kim itaatsizlik gösterirse, o sadece yasayı çiğneyen ya da kuralı ihlal eden kişi değil, aynı zamanda akıl dışı bir kişidir; sanıkların karşı karşıya kaldıkları hasım, “ akıl ve mantık”tan başkası değildir (s.212-213).
· Ahlak Levinas’ın ifadesiyle “başkası için var olma”dır. (s.216)
· Bugünün güç sahiplerinin bizlere modern öncesi toprak beylerini hatırlatması gibi, eğitimli, görgülü ve kültürel olarak yaratıcı elitler de ortaçağ Avrupa’sının benzer biçimde ülkeler üstü, Latince konuşan ve yazan skolastik elitleriyle çarpıcı bir benzerlik göstermektedir…Hem “entelektüeller” hem de “halk”, bilgi ile iktidar arasındaki bağlantı fikrinin yanı sıra, modern icatlardır. (s.233)
· Etiketler olmasaydı, teröristler ile onların kurbanları sık sık birbirine karıştırılabilirdi. (s.252)
· Uygar hayatın özelliği olarak sunulan “şiddetten arınmışlık”, baskının yokluğu anlamına gelmez; yetkilendirilmemiş baskının yokluğu anlamına gelir sadece. Bunlar şiddete karşı savaşın neden kazanılamaz olduğunu gösteren başlıca sebeplerdir ve “şiddetten arınmış” bir toplusal düzen neredeyse kendisiyle çelişen bir terimdir. (s.255)
· Zamanımızda uygar düzenin bir zaferi olarak kaydedilen şey, bir süre sonr tüyler ürpertici bir şiddet tarihi olarak yeniden yazılma eğilimi göstermektedir. ( s.256)
· Tarihe ulus-devletlerin kendi tebaları üzerinde sürdürdükleri şiddet çağı olarak geçmesi muhtemel bir yüzyıl sona ermiştir. (s.266)