Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

ALİ ŞERİATİ - İSLAM SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE

Tarih 14 Nisan 2008, 21:49. Yazan tarikfardic.  
Etiket: ali şeriati, islam sosyolojisi üzerine

ALİ ŞERİATİ ( 1933 - 1977) - İSLAM SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE

 
dünyadaki sömürü çarklarını sömürenler değil,sömürülenler çevirmektedir

İSLAM SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE(Ali ŞERİATİ)


.gerçekte şimdiye kadar pek konuşmadık,dertlerimizi dile getiremedik,bu dertlerimize bilimsel açıdan yaklaşamadık.şimdiye kadar yaptığımız bütün iş yakınmaktan,inleyip sızlamaktan başka bir sey değildi.bunların hiçbirinin işe yaramayacağı belliydi.

.dertlerimizi ne kadar az konuştuğumuz , sorunlarımızı,çürümüşlüğümüzü,çözülmüşlüğümüzü ne kadar hafife aldığımız çok iyi anlaşılmıştır.

.konuşmak ve iş yapmak;incelemek ve uygulamak her zaman iç içe olmalıdır.

.çağımız aydınlarının görevi,islamın insana bireye ve topluma hayat veren,gelecekte de insan rehberlik edecek bir düşünce olduğunun benimseyip bilmektir.

.islamı ve kuran’ı incelerken karşılaştığım gerçeklerden biri de peygamberin sünnetine özgü,bilimsel tarih ve sosyoloji teorilerinin varlığı oldu.

.tarih boyunca hicret,medeniyetin doğuşundan başlıca etken olduğu halde,tarih felsefesiyle uğraşanlar bile bu konuya gereken önemi vermemişlerdir.

.ilkel bir topluluğun, yaşadığı yurdu bırakıp bir başka yere göçmeden medenileştiğini gösteren bir örnek yoktur.

.en sonuncusundan,en eskisine kadar bildiğimiz tüm medeniyetler,hicretlerin ardından kurulmuştur.

.islam düşüncesinin gerçek değerini ancak onu diğer düşünce akımlarıyla karşılaştırınca anlayabiliriz.

.kuran,toplumun bazı kaçınılmaz kanunlara dayandığını bildirirken,insan sorumluluğunu bir kenara bırakmamıştır.

.islam acısından büyük insanlar,ilahi kuralları iyi anlayanlar ve ilahi kitap aracılığıyla anladıkları bu kurallara teslim olup bunu başarılarının sırrı haline getirenlerdir.

.gerçeği araştırırken kullanılan yöntem,felsefeden,bilimden ve yetenekli olmaktan önce gelir.

.düşünmek tıpkı yürümek gibidir.tek ayak üstünde seken,ama doğru yolda ilerleyen bir insan,bir sürü dolambaçlı dağ yollarında oyalanan yürüme şampiyonundan daha önce hedefe ulaşacaktır.

.ali şeraiti islama getirdiği farklı açılımlarla ezberlerden sıyrılmayı başarabilmiş nadir islami yazarlardandır.görüşlerinde yanlışlara rastlanılabilir ama müslümanların ali şeraitiden öğrenecekleri çok şey var.“islam sosyolojisi üzerine” adlı kitabında da gene çok ilginç tespitleriyle islam düşüncemizi zenginleştirecek açılımlar getirmiştir.alın okuyun bence…

.özellikle kitabın son kısımda habil ve kabil kıssası üzerine yazarın yaptığı yorumlar oldukça dikkatimizi çekmiştir.yazar kuranda geçen bu kıssayı(habil ve kabil isimleri geçmemektedir.sadece kıssa geçmektedir.tekvinde geçtiği söylenir isimlerinin.)kendince yorumlamış ve buradan hareketle habil ve kabilin temsil ettiği değerler üzerine yorumlarda bulunmuştur. kuranda bu konu üzerinde çok ayrıntı verilmediğini biliyoruz ve bu kıssadan nasıl üretim biçimleriyle ilgili sonuçlar çıkarılabildiğini pek anlayamıyoruz(zorlanırsa bir çok ayetten bir çok sonuç çıkarılabilir elbette ama yorumun sahihliği ve kurana uygunluğuna dikkat edilmelidir).şeriati tefsirde israliyata* kaçmıştır biraz bu açıklamalarda.eğer gerekli görülse ayrıntılar kuranda Allah tarafından verilirdi diyoruz ve kurandaki herhangi bir kıssa için başka kitaplara başvurup akılların karıştırılmasına ve ihtilafların çıkmasına karşı olduğumuzu söylemek istiyoruz.çok tehlikeli sonuçlar verebilecek ve ümmet üzerinde olumsuz etkiler bırakabilecek gereksiz bir açılım yapıldığına inanyoruz kitabın bu kısmında ki kitabın 1980 şubat çıkışlı ilk türkçe baskısının ardından da türkiyede de okurlar tarafından hoş karşılanmamıştır bu ifadeler.hatta ikinci baskısında kitabın o kısmına bu konuda bir ek yazı konulmuştur yayınevince.tefsirde israliyat konusuna dönersek diğer kitaplardan elbette ki yararlanılabilir ama bunlar asla bir fikre daha doğrusu savunulan ve doğruluğunu ispat için sayfalarca yazı yazılan konulara kaynaklık etmemelidir.diğer kitaplardan inanç konularından değil ancak kültürel olarak faydalanılması daha doğru bize göre. ayrıca ali şeriati hakkında bazı yerlerde rastladığımız marksist olduğu yönündeki beyanları da sadece yazı sahiplerinin şeriatiyi tanımamalarına,okumamalarına ve ne islamı ne marksizm bilmelerine bağlıyoruz.çünkü ali şeriati bir müslümandır ve bir müslümanında marksizmi benimsemesi onu müslümanlıkla bağlarını koparmasıyla gerçekleşebilir.hem marksist hem müslüman olunabileceğine inanmak cahilliktir.ali şeraitinin marksizm ve diğer batı düşünceleri,(h.z)Muhammed(s.a.v) kimdir,islam sosyolojisi üzerine isimli kitaplarını okumak bu fikrin doğruluğunu anlamak için yeterlidir.

.tefsirde israliyat:kuran tefsirlerini yazarken eski kutsal kitaplarda da geçen ortak olaylar hakkında diğer kitaplardan yararlanmak denebilir kısaca;tahrif edilen kitaplara dayanarak bu kadar iddiali söylemlerde bulunmak gayet tehlikelidir[şeriati görüşünün yanlış olabileceğini de ekler yazdıklarının arasına ama gene de iddiasına inandığı ve savunduğu açıkca görülmektedir.]

.şeriatinin bu kitaptaki çok güzel tespitlerin farkında olarak diyebiliriz ki incelenmesi ama şüpheyle ve her cümlesine dikkat edilerek incelenmesi gereken bir kitap.eğer kitaptaki yanlış yerleri ayıramazsak yanlış sonuçlar çıkarabilmemiz ihtimal dahilindedir.ve elbette ki yanlış sonuçları bir müslüman olarak kabul etmemiz söz konusu olamaz.  ( kaynak: silah ve kalem )

hayatı

13 Kasım 1933'de Horasan Eyaletine bağlı Sabzivar'ın Mezinan Köyünde dünyaya geldi. 1950'de Meşhed'deki Öğretmen Kolejine girdi. 1952'de Meşhed'in yakınlarındaki Ahmedabad Köyünde öğretmenliğe başladı. 1955 yılında Mekteb-i Vasıta'yı kaleme aldı. Ayrıca Ebu Zer-i Gıffari'i isimli kitabı Farsçaya tercüme etti. 1965 yılında Meşhed Üniversitesine girdi. "Ulusal Direniş Hareket"ine üye olduğundan babası ve diğer üyelerle birlikte tutuklandı. 6 ay tutuklu kaldı. 1959'da Alexis Carrel'den Dua'yı tercüme etti ve Üniversiteden başarı ile mezun oldu.
oto_aseriat
1960'da Fransa'ya Sosyoloji ve Dinler Tarihi üzerine doktorasını tamamlamak için gitti. O sıralarda Cezayir, Bağımsızlığı için savaşmaktaydı ve Ali Şeriati bu harekete aktif olarak katıldı. Bu faaliyetlerinden dolayı Paris'te tutuklandı. Bu arada bir çok makale, konuşma ve çevirisi değişik dergilerde yayınlandı. Sosyoloji ve Dinler Tarihi üzerinde ki doktorasını tamamlayarak 1962 yılında İran'a döndü ve sınırda tutuklandı. Aylarca hapiste kaldı. Hapislik sonrası öğretmenlik ve Meşhed Üniversitesinde asistanlık yaptı. Meşhed, Hüseyinye-i İrşad, Tahran Üniversitesi ile diğer merkezlerde konferanslar vermeye başladı. Hüseyiniye-i İrşad 1973 Eylül'ünde kapatıldıktan sonra SAVAK(İran Gizli Servisi) Şeriati'yi aramaya başladı. Kendisini Bulamayınca babasını tutukladı. Bir yıl kadar babası tutuklu kaldı. 1975-77 arası SAVAK'ın takibinden sürekli kaçıp, başkalarının evinde kalarak çalışmalarına devam edip sabahlara kadar süren konferanslar verdi.

16 Mayıs 1977'de Avrupa'ya Hicret etti. 30 gün sonra İngiliz İstihbaratının da yardımı ile SAVAK tarafından Şehid edildi. 27 Haziran 1977'de Şam'daki Hz. Zeyneb'in Türbesinin yanına defnedildi, Allah rahmet etsin.

Türkçe'ye Çevrilen Eserlerinden Bazıları:
Bir ömür boyu hiç durup dinlenmeden Allah yolunda çalımış ve sonunda çalışmalarının semeresini Şehid olarak alan Ali Şeria'ti bir çok da eser yayınlamıştır. Bunlardan bazıları: Medeniyet ve Modernizm
Medeniyet Tarihi I-II
Yarının Tarihine Bakış
Muhammed Kimdir
Muhammed'i tanıyalım
Sanat
Siret
Şehadet
Dua (Alexis Carrel ile birlikte)
Ne Yapmalı,
Kevir
Ümmet ve imamet
ve cevap veriyorum
Yarının tarihine bakış
İki Sure İki Yorum,
İnsan
İnsan olmak
İnsanın dört zindanı
İslam bilim I-II
İslam Ekonomisi
İslam sosyolojisi
Kur'ana Giriş,
Ali şiası safevi şiası
Hacc
Anne baba biz suçluyuz
Aydınlara umut çağrısı
Ayet yorumları
Bir önünde sonsuz sayıda sıfırlar
Dine karşı din
Dinleri tanımak
Ebu zer sosyal adaletçi ve devrimci
Fatıma Fatımadır
Yalnızlık sözleri I-II
Her hicret bir inkilaptır.
Hubut, yeryüzüne iniş
İdeallerin yenilgisi
Kültür ve İdeoloji
Marksizm ve diğer batı düşünceleri
gibi bir çok eserleri Türkçeye çevrilmiştir...

                 

 “Benim hamurumu felsefe, hikmet  ve irfanla yoğurmuşlar. Hikmet, bende sonradan kazanılmış veya hafızada birikmiş bir ilim değildir. Bilakis özümdedir. O benim sıfatımdır. Ağırlık, iç güdüler ve vücut ısısı gibi sıfat ve niteliklere sahip olduğum gibi, hikmete ve felsefeye sahip bir varlığım da ben. Felsefe, binamın harcında, ruhumun özünde, derinliklerindedir. Hatta dostlarımdan birinin şakayla dediği gibi; kıyafetim, bedenim, davranışlarım, sözlerim ve sessizliğimde…”     ALİ ŞERİATİ

0 yorum.

İBRAHİM ÖZDEMİR - POSTMODERN DÜŞÜNCELER

Tarih 14 Nisan 2008, 21:24. Yazan tarikfardic.  
Etiket: ibrahim özdemir, postmodern düşünceler, tarık fatih ardıç

                Kaynak Yayınları - 2002  

  • Bir millet hem cahil hem de özgür olmayı umuyorsa, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir şeyi beklemiş olur.-Thomas Jefferson
  • İnsanı maddi manevi bütün taraflarıyla bütünlük içerisinde gösterecek olan felsefedir. - Necati Öner (s.101)
  • Avrupa’daki romantik hareket, Fransız idaresinden bağımsızlık adına Almanya’da ; ilerleme ve bilim adına tabiatın sömürülmesine karşı protesto olarak da İngiltere’de daha çok şiir, tabiat resmi yapma, müzik ve siyasi faaliyetlerle kendini gösterdi. Romantik protestonun kadın ve erkek sözcüleri, Avrupa ve Amerika’daki kurumlarda çok yaygın ve etkili olan Pozitivizmi ve Sosyal Darwinizmi eleştirdiler. İngiltere’deki ve özellikle de Almanya’daki Romantikler bu eleştiri süreci içerisinde  Şarkı yeniden keşfettiler. (s.142)
  • 19.yüzyılın sonlarına doğru Nietzsche’nin arkadaşı Paul Deussen’i Upaniş’leri Almancaya tercüme ederken görüyoruz. Nietzsche’nin kendisi bizzat tasavvurunu Zerdüşt vasıtasıyla açıklıyordu. Schopenhauer ise Will and  İmagination ( İrade ve Tasavvur ) fikriyle Şark’ın  bir diğer boyutunu felsefesine ilave ediyordu. Bunların takipçisi ise; anne ve babası Hindistan’da Hıristiyan misyoneri olan ve I. Dünya Savaşı sonrasından 60’lı yılların öğrenci protestolarına  kadar tüm genç nesillerin adeta en büyük Alman romancısı Herman Hess’tir. Onun Sidharta adlı eseri Şark’a karşı büyük bir duygusal yaklaşımın ifadesidir. Pretostonun mahiyeti her zaman aynı idi: Hayatı mahveden, egemen olmayı hedeflayen tavır ve teknolojinin tutumu ana hedef idi. (s.143-144)
  • Metafizik konuların tek başına akıl tarafından, özellikle de vahyin yardımı olmadan, keşfedilebileceğini ve bilinebileceğini ileri süren rasyonalist felsefe anlayışı Kuran’i bakış açısınca kabul edilemez. (s.165)
  • Kuran’a göre insanın, gayb aleminin etkilerini hissedebileceği bazı doğuştan iç yetileri vardır. Diğer bir ifade ile, her kişi vahyin rehberliğine samimi olarak kendini vermek şartıyla bunu tecrübe edebilir. Zira gayb aleminin tecrübesi (yaşantısı ) doğrudan ve vasıtasız olamaz. Bundan dolayı, bu tecrübeye vasıta olacak vahye muhtacız. Kuran’ın açıkça “kalp” olarak adlandırdığı bu iç tecrübenin bu merkezine “iç kavrayış duygusu denebilir. (s.165-166)
  • Kuran, ilk elden kişiye kendi zihnini sahip olduğu önyargılardan ve yanlış kavramlardan temizlemede yardımcı olmayı amaçlamaktadır. (s.169)
  • Bir filozofun öğreti ve kuramının son tahlilde bir sisteme indirgenebileceği gibi; bütün beşeri faaliyetler de; son tahlilde içinde oluştukları dünya görüşüne indirgenebilir. (s.185)
  • Rosenthal’ın da dediği gibi “medeniyetler, kendilerine en fazla ayrıcalıklı özelliklerini veren soyut nitelikteki önemli kavramlar üzerinde yükselir. (s.185)   

0 yorum.

ALBERT HOURANİ - BATI DÜŞÜNCESİNDE İSLAM

Tarih 02 Nisan 2008, 19:39. Yazan tarikfardic.  
Etiket: albert hourani, batı düşüncesinde islam, tarık fatih ardıç

         SARMAL YAYINEVİ - 1994   TÜRKÇESİ: CELAL A. KANAT

  • İlk ortaya çıktığı zamandan buyana İslam dini Hıristiyan Avrupa için bir sorun oldu.(s.19)

  • Gerçekte Kuran 12. yüzyıldan başlayarak, Latince çevirisiyle elde edilebilirdi; ilk çeviri Cluny Başrahibi Muhterem Peter’in yönetimi altında yapılmıştı. (s.21)

  • 13.yüzyılda, İspanya’daki kimi Dominisyen tarikatları İslam araştırmaları  merkeziydi.(s.21)

  • 1613’de, Hollanda’daki Leiden Üniversitesinde bir Arapça kürsüsü oluşturuldu ve bunun ilk sahibi de ünlü uzman Thomas Erpenius oldu. İngiltere’de 1632’de Cambrigge’de ve 1634’te Oxford’da birer kürsü oluşturuldu.(s.26)

  • George Sale (1697-1736) daha çok, yeni bir Latin versiyonuna, Lodovico Maracci’ninkine bağlı kalarak Kuran<2ın ilk titiz İngilizce çevirisini yaptı. Burada giriş önemlidir; Muhammed’in gelmesinde Tanrı’nın amacı neydi sorusunu ortaya atmaktadır. Sale’ın inandığına göre, Muhammed doğrudan Tanrı tarafından esinlendirilmiş değildi, ama Tanrı onu insanal eğilim ve ilgilerini kendi amaçları uğruna kullanmıştı: insanların “almış olduğu en kutsal dine yanıt verecek bir biçimde yaşamadığı için Hıristiyan Kilisesine bir kamçı olmak üzere. (s.27)

  • Napolyon, 1798’de Mısır’a çıktığı zaman yayınladığı Arapça duyurusunda, Mısırlılara, Fransızların “Tanrı’ya Memluklardan  daha fazla taptıklarını, Peygamber’e ve yüce Kuran’a saygı duyduklarını…” temin ediyordu; “ Asıl Müslümanlar Fransızlardır.” Diyordu.(s.29)

  • Geç 18.yüzyılın büyük politik devrimi ( Fransız Devrimi ), dinlerin politikacılar ya da papazların çıkarları uğruna ayakta tutulduğu suçlamasını doğurmuş bulunuyordu. (s.36-37)  

  • Herder insanlığın, her biri kendini ve evreni özgül bir dil aracılığıyla gören uluslara bölünmüş olduğunu vurgulamıştı; bu düşünce Wilhelm von Humboldt (1767-1837) ve başkaları tarafından benimsendi ve romantizm çağında, bir kilişe-düşünce durumuna geldi. (s.46)

  • Renan’ın inanışına göre, ilerleme bakımından halklar farklı yetilere sahiptirler. Bir dilin doğası onunla dile getirilebilen kültürü belirler ve bu yüzden, halklar değişik düzeyde kültür üretebilirler. Bir halklar, diller ve kültürler hiyerarşisi vardır.(s.47)

  • Budapeşte’de yetişmiş bir Mcar Yahudisi olan  İgnaz Goldziher seküler bir eğtim görmüş, ayrıca bir başka tür eğitim, geleneksel Yahudi eğitimi de görmüştü. İbranice ve Talmud konusunda derin bir bilgiye de sahipti ve Yahudiliğin doğası ve geleceği, onun merkezsel bir ilgisi olarak kalmaktaydı; 1867 de; “Yahudilik benim yaşamımın nabzıydı” demektedir. Geleneksel İslamöğreniminin büyük merkezi olan Azhar’daki derslere katılma izni elde etti; herhalde bunu yapan ilk Avrupalı düşünür oydu.(s.57-58)

  • Lous Massignon (1883-1962), kendi özetlemesine göre, 1908 Mayıs’ında Osmanlı otoritelerince tutuklandı, casus olmakla suçlnıyordu, hapse atıldı ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya geldi. “       Kendisiyle ilgili kutsal bir dehşete kapılarak” intihara kalkıştı ve kendisine şefaat (aracılık) eden görülmeyen varlıkların farkına vardı, bir çeşit tanrı görüntüsüyle karşılaştı – “Yabancının ziyareti”  Bunu, bir bağışlama ve rahatlama duygusu izledi:İlk kez dua edebilirdi ve onun ilk duası Arapçaydı. Badat2taki bir Müslüman Arap ailenin arabuluculuğuyla serbest bırakıldı ve yeniden sağlığına kavuştu. (s.65)

  • Massignon’un en ünlü yapıtı, Müslümanlık görevlerine sıkı sıkıya uyma gereğine kuşku düşürmekle suçlanan bir mistik, şair ve teolog olan  Hallacı Mansur (ö.922) üstüne araştırmasıdır.Hallacı Mansur’un Mekke2ye gitme yerine insanın kendiodasının içinde de Hacı olabileceği ve Harem-i Şerif’inortasında yeralan kutsal yapıyı, Kabe’yi, bilgelikbilgelik içinde yeniden kurabilmek için, ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürmüş olduğu söylenir. Hallacı Mansur araştırması Massignon’un 1914’de biten, 1922’de yayınlanan doktora teziydi.(s.69)

  • Klasik uygarlık ile Rönesans’tan buyana Avrupa uygarlığı arasındaki bir ara aşama olarak İslamiyet’e duyulan ilgi, olasılıkla, batılı uzmanlar arasında, Müslüman ülkelerdekinden daha derin olsa gerektir. (s.86)  

  • Gezginlerin ve tacirlerin geriye getirdiği enformasyon ve elyazmaları, uzmanlar ve düşünürler tarafından, 19.yüzyılın büyük uzmanlık girişimlerinin hizmetinde kullanılmıştır; “şarkiyatçılık”ın entelektüel kökenlerinin aranması gereken yer işte burasıdır. (s.97)

  • “Scarbrough Komitesi” diye bilinen 1947’deki raporunda şöyle deniyordu : “ dünya nüfusunun daha büyük bir kesiminin gelenek ve göreneklerini göz ardı ederek, bu işi götüremeyiz.(s.103)

0 yorum.

NİLÜFER GÖLE İLE BİR SÖYLEŞİ

Tarih 12 Mart 2008, 21:22. Yazan tarikfardic.  
Etiket: nilüfer göle, tarık fatih ardıç

                             

         EYÜP CAN - ZAMANSIZ SÖZLER  - TİMAŞ YAY. 2000

·        Aydın gerektiğinde toplumsal konumuna ve toplumsal ailesine meydan okuyan kişidir.

·        Kitaplar batı-dışı toplumlar için ne yazıyor; bunlar geleneksel toplumlardır. Batı da modern toplumdur. Biz bu hikayelerle büyüdük. Oysa gözlem yaptığınızda görüyorsunuz ki; Batı’nın gelenekleri ile arasında bir köprü var. Geleneklerini dönüştürmüş. Modernleşme sürecinden geçmiş bütün ülkelerde  gelenekle modernlik arasında köprü kurulmaya çalışılmıştır. İşte Türkiye’de bu köprüsüzlük bizim yaratıcı olmamızı engelliyor. Yoksa kitaplarda anlatıldığı gibi saf bir geleneksel toplum ve onu karşısında gelenekten kopmuş bir Batı toplumu yok.

 

·        Modernistler kendilerine kadar geleneklerden uzak tutarlarsa o kadar modern olacaklarına inandırmışlar. Tutucu gelenekselciler de modernlikten öcü gibi korkmuşlar. Modern dünyaya gelenekle kafa tuttuğunuzu iddia ediyorsanız gettolaşırsınız, hiç ilişkiniz yoksa, hiç kafa tutmuyorsanız bu kez de marjinalleşirsiniz.

 

·        Gerçekten de evet, bizim geleneğimiz aslında tutucu olmayan ve gelenekselle modernin iç içe gelişebileceği bir yapıya sahip. Bugün baktığımızda bizim modernliğe atfettiğimiz bir sürü değer artık geçerli değil Modernlikte kendini değiştiriyor. Modernliğin bugünkü tanımı o kadar kolay değil. Yani sadece aydınlanma çağıyla modernlik olmuyor. Ki Batı bile bunu aştı. Bugün kendisini sadece aydınlanma çağıyla açıklayan modernliği Batı da tanımıyor. Mesela modernlik uzun süre dine karşı tanımlanıyordu; ama bugün böyle bir tavırdan söz etmek çok zor.

 

·        Biz, kimliğimizden ne kadar uzaklaşırsak o kadar iyi modern oluruz sandık. Buna karşı da ‘kimliğimize ne kadar sarılırsak ve hiçbir yeniliğe geçit vermezsek o kadar gelenekçi veya dindar oluruz’ diyenler oldu. Halbuki şimdi artık biliyoruz ki uçuculaşmak da, tutuculaşmak da gerekmiyor.

 

·        Üzerine ölü toprağı örttünüz mü, toplumun nefes almasını engellersiniz. O zaman da gelenekle modernliğin eklemlenmesi, dönüşmesi mümkün olmaz. Bu dönüşüm için yasakçı olmayan bir ortam gerekiyor.

 

·        DGM’de sorgu sırasında bana sordular, ‘Sizce aydın görevi bu mu?’ diye, ben de ‘Hayır’ dedim. Benim işim kendi işimi yapmak, daha iyi yazı yazmak, yaşadığım toplumu daha iyi anlayacak ipuçlarını yakalamaktır. Türkiye’de birçok yazar kendi işini bırakıp, başka şeylerin savunuculuğunu yapmaya başladı. Farklılıklardan ödümüz kopuyor!

 

·        Lafa gelince herkes demokrasi istiyor; ama hiç kimse demokrat olmaya, demokratça davranmaya yanaşmıyor. Bu sadece bir sistem meselesi değil, bir tavır alıştır. Samimiyetten yoksun, iki yüzlü tavırlarla demokrasi oluşturulamaz.

 

·        Totaliter yaklaşım kimden gelirse gelsin, hepimize zarar verir. Yapılacak bir sürü işimiz var. her şeyden önce kavramları yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hem kendimizle, hem de kelimelerle yeniden yüzleşmemiz gerekiyor. Eğer sahici bir yüzleşme gerçekleştirirsek korku ve endişeleri de geride bırakırız.  

 

·        Sürekli kafamızda tasavvur ettiğimiz toplumu yazıyoruz. Adeta kafamızda tasavvur ettiğimiz toplum bizim için yaşadığımız toplumdan daha önemli Batı dışındaki toplumların entelektüellerinin ortak konumu bu. Kendi yaşadıkları tarihle bir yabancılaşma yaşadıkları için tarihi reddetmek istiyorlar bugün.

 

·       Batı’nın bize bakışıyla buraya bakıp, oradan ithal ettiğimiz kavramları burada topluma mıhlayarak bir yere varamayız. Mıhlayıcı olmaktan vazgeçmeliyiz. Buralı kalarak bütün dünyaya seslenebilmenin, evrensel olmanın çabası içinde olmalıyız. Aksi takdirde oryantalist bir söylemle hem kendimize, hem toplumumuza, hem de dünyaya karşı yabancılaşırız. Batı aydınlarının verdiği modernlik tanımlarını toplumumuza mıhlayarak sadece yara açarız. Mesela şimdilerde bir Foucault modası var, esinlenmek, bilmek güzel bir şey; ama onun analizleriyle bu toplumu anlamaya ve anlatmaya çalıştığınızda çuvallarsınız.

 

·        Benim hep aramaya çalıştığım Batı dışındaki toplumların kendi tarihselliğini nasıl yaratacakları, onun nasıl yazarı olacakları…

0 yorum.

ZYGMUNT BAUMAN - BİREYSELLEŞMİŞ TOPLUM

Tarih 06 Mart 2008, 20:42. Yazan tarikfardic.  
Etiket: bireyselleşmiş toplum, tarık fatih ardıç, zygmunt bauman

                  

                         ZYGMUNT BAUMAN 

                         BİREYSELLEŞMİŞ TOPLUM  

                         Ayrıntı Yayınları  - 2005

                  ·        Toplum, onaylama ve paylaşmanın öteki adıdır. (s.10)

·        Deli, paylaşılmamış anlamlara verilen addır. (s.10)

·        Aristoteles’e göre, bir polis’in dışında kalan tek başına bir varlık ancak bir melek ya da canavar olabilirdi. (s.10-11)

·        Kullanımın olduğu yerde daima bir kötüye kullanım ihtimali vardır. (s.12)

·        Her kültür, hayat anlamlarının icadı ve çoğalmasıyla ve her düzen, aşkınlık dürtüsünü manipüle ederek yaşar. (s.13)

·        Bir yanda, kendinizden sorumlu olursunuz, ama öte yanda, hiçbir şekilde kavrayamadığınız koşullara bağımlı olursunuz; bu koşullar altında, kişinin nasıl yaşadığı, sistemsel çelişkilerin biyografik çözümü haline gelir. (s.14)

·        W. I. Thomas’ın dediği gibi, insanların doğru olduğunu farz ettikleri bir şey, sonuç olarak doğru olma eğilimi taşır. ( s.16)

·        I. yüzyılda Roma’nın, XI.yüzyılda Çin’in, XVII. Yüzyılda Hindistan’ın zenginleri sanayi devriminin esiğindeki Avrupa’nın zenginlerinden çok farklı değildi. (s.28)

·        Henry Ford “tarih saçmadır” ve “gelenek istemiyoruz” sözleriyle ünlüdür. “Bizler” diyordu, “bugünü yaşamak istiyoruz. Dikkate alınacak yegane tarih, bugün yapmakta olduğumuz tarihtir.” (s.32)

·        Rutine karşı çıkılır ve olduğu gibi kabul etmek şöyle dursun, güvenilir olarak görülemeyecek kadar sık ihlal edilirse, bir “kültürel krizden söz ederiz. (s.46)

·        Manevra alanım genişledikçe iktidarım da genişler. Sahip olduğum seçme özgürlüğüm azaldıkça, iktidar mücadelesindeki gücüm zayıflar. (s.47)

·        Düzene ilişkin anlayışlar aynı toplumsal ortam içinde kesin biçimde farklılık gösterirler. İktidardaki insanlar için “düzen” olan şey, onların yönettikleri insanlara tekin olamayan bir kaos gibi görünür. (s.47)

·        İktidar dünyası veri alındığında, düzen inşası çatışma getiren bir süreç olmak durumundadır. (s.48)

·        Paul Virilo, “coğrafyanın sonu”nu ilan ederken, bunun hiçbir önem taşımadığını öne sürmüştür. (s.51)

·        Görünüşte “yerel” olan olayların yorumu bile genellikle aynı ülkeler arası kaynaklardan sağlanma eğilimindedir. (s.52)

·        Hareketsizlik derecesi, günümüzde toplumsal yoksunluğun başlıca ölçüsü ve özgürlükten yoksunluğun temel boyutudur. (s.53)

·        Gücü yetenler yalnızca zaman içinde yaşarlar. Gücü yetmeyenler uzamda yaşarlar. Birinci grup için uzam önemli değildir. İkinci gruptakiler ise uzamı önemli kılmak için büyük bir gayretle mücadele ederler. (s.55)

·        Zorlayıcı ve bu nedenle insan özgürlüğünü kısıtlayıcı olduğu için düzen “bastırılan ihtiyaçlar”ın isyanıyla sürekli hırpalanır. (s.57)

·        Çağdaş erkek ve kadınların sıkıntılarına katlanamadıkları bir idealin değil, ideallerin yoksunluğunun bunaltıcı baskısıdır: Sorunsuz bir hayat için kesin reçetelerin, sağlam biçimde sabitlenmiş sürekli yönelim noktalarının ve hayat yolculuğunun kestirilebilir bir hedefin yokluğu. (s.59)

·        Engelleyici ve sinsi kısıtlamaların ve sınırların yokluğuna genellikle özgürlük deriz. Çoğumuz, yani geç modern ya da post modern dünyanın sakinleri, bu anlamda atalarımız kadar özgür olmayı ancak rüyada görebilir.( s.60)

·         Bugünlerde kaderin bireylere getirdiği en ortak dertlerin bir araya toplanma özelliğinden yoksun oluşlarıdır. Bunlar “ortak dava” içinde özetlenemezler… Acı çeken ötekilerin yoldaşlığının  sağlayabileceği yegane avantaj, her bir kişiye dertlerle tek başına savaşmanın diğer herkesin da  her gün yaptığı şey olduğunu bir kez daha göstermektir. (s.65)

·        Birey yurttaşın en kötü düşmanıdır, diyordu Tocqeuville. Birey, “ortak çıkar”, “iyi toplum” ya da “ adil toplum” konusunda kayıtsız, kuşkucu ya da ihtiyatlı olma eğilimi gösterir. (s.65)

·        Mesaj basittir: Herkes potansiyel olarak gereksiz ya da değiştirilebilirdir; dolayısıyla herkes saldırıya açıktır ve her toplumsal konum şimdiki halde ne kadar yüksek ve güçlü görünürse görünsün, daha uzun dönemde güvenilmezdir; ayrıcalıklar bile kırılgandır ve tehdit altındadır. (s.69)

·        İktidar giderek küresel ve ülkeler üstü bir hal alırken, bütün yerleşik siyasal kurumlar bölgesel kalmakta ve bölgesel düzeyin üzerine çıkmayı zor hatta imkansız görmektedir… Sorunlarla başa çıkmak için gerekli insan yeteneği geliştikçe, her yeni hamlenin beraberinde getirdiği ya da getirebileceği riskler ve yeni tehlikeler de artmaktadır.  (s.71)

·        İnsanlar kendi hayat koşullarını kabul ettikleri zaman, zorunlu ve kaçınılmaz gördükleri şeye teslim olurlarsa, toplum özerk olmaktan, yani kendini tanımlamaktan ve kendini yönetmekten çıkar. (s.72)

·        Demokratik bir toplum en iyi şekilde o toplumun yeterince demokratik olmadığına dair sürekli eleştirinin varlığıyla tanınır. (s.73)

·        Modern tarihin büyük bölümünde demokrasiye yönelik asıl tehlike, “kolektif olarak güvenliğin temini”nden sorumlu kurumların denetim güçlerinin insan özgürlüğüne getirdiği kısıtlamalarda gözlemlendi. (s.73)

·        Dünya kaya gibi sağlamdır ve alışkanlık, rutin eylemler sürdükçe hiçbir kuşku uyandırmaz. Duraksamaya başladığımız zaman, rutin eylemler başarısızlığa uğradığı ve artık alışkanlıkların rehberliğine güven duymadığımız zaman dünyayı belirsiz olarak algılarız…  Ne kadar az yapabilir ve ne kadar az isteyebilirsem  ( yani seçimlerim ne kadar sınırlanırsa) “hayatın olguları” o kadar apaçık olur. (s.77)

·         Erken modernite, yayımlanan, okunan ve tartışılan ütopyacı literatürün bolluğuyla ünlüdür. ( s.84)

·        Modern ruhun ütopyacı öncülerinin inşa etmeyi arzuladıkları ve zorladıkları kentler “kendi geçmişlerinden hiçbir iz taşımıyorlardı”; onlar, “tarihin her türlü izine karşı şiddetli yasaklama”yı ifade ettiler. (s.85)

·        Modernite bir yaratıcı yıkım, sürekli bir sökme ve yıkma çağıydı; “mutlak başlangıç” art arda gelen durumların anında eskimesinin ve böylece dünün tarihinden sonu gelmeyen kurtulma girişimlerinin öteki yüzüydü. (s.86)

·        Nüfusun çoğunluğu çağdaş topluma üretici değil tüketici rolüyle eklemlenir; bu tarz bir eklemlenme ancak istekler hali hazırda tatmin edilme düzeylerini aştığı sürece hızlanabilir. (s.89)

·        Bir köprünün taşıma kapasitesi en zayıf ayağının gücüyle ölçülür. Bir toplumun insan kapasitesinin, en zayıf üyelerinin hayat kalitesiyle ölçülmesi gerekir. Ve ahlakın özü, insanların, başkalarının insanlığı için üstlendiği sorumluluk olduğu için, bu, toplumun etik standartlarının da ölçüsüdür. (s.102)

·        Longstrup şu sonuca varır: “mutlak kesinlik mutlak sonsuzlukla aynıdır.” “ Hiç kimse önceden verilen direktifleri uygulamaya ve gerçekleştirmeye özen gösteren kişiden daha düşüncesiz değildir.” (s.104)

·        En tepedeki 358 “küresel milyarder”in bugünkü serveti en yoksul 2.3 milyar insanın ( dünya nüfusunun % 45’i ) toplam servetine eşittir. ( s.109)

·        David Bennett’in yakından gözlemlediği gibi,“yaşadığımız maddi ve toplumsal dünyalara ilişkin radikal belirsizlik ve bu dün yaların içindeki siyasal eylemlilik tarzlarımız… imaj endüstrisinin bize sunduğu şeydir.” ( s.110)

·        “İnsanlık”, hasım ve kavgacı kabileler üzerinde hiçbir varoluşsal ayrıcalıktan yararlanamaz. (s.119)

·        “İnsan hakkı” yasamanın ürünü değil, tam tersidir; “zora, ilan edilmiş yasalara, siyasal söylemlere ve “elde edilmiş” bütün haklara sınır koyan şeydir. (s.120)

·        “Yabancı”nın tehdit edici/korkutucu potansiyeli, özgürlükler azaldığı oranda artar. (s.121)

·        Cornelius Castoriadis’in deyişiyle, içinde yaşadığımız toplumda yanlış olan, toplumun kendisini sorgulamayı bırakmış olmasıdır. (s. 125)

·        XXI. yüzyıla giren toplum XX. Yüzyıla giren toplumdan daha az “modern” değildir; sadece farklı bir tarzda modern olduğu söylenebilir. (s.130)

·        İş dünyasının yeni sözcüsü Peter Druker’in ünlü sözleriyle “artık toplum tarafından kurtarılma yok”tur. (s.132)

·        Artık hepimiz bireyleriz; seçtiğimiz için değil, mecburen olduğumuz için. Bizler, de fakto (fiilen) bireyler olup olmadığımıza bakılmaksızın, de jure (kanunen)bireyleriz… Birey olmak, kişinin sefaletinden ötürü kimsenin suçlanmaması, kişinin kendi yenilgi sebeplerini kendi üşengeçliği ve tembelliği dışında hiçbir yerde aramaması, giderek daha zorlu denemelere girişmekten başka bir çare bulamaması anlamına gelir. (s.133)

·        Henry Ford, başkalarının itiraf etmeden  önce iki kez düşündükleri şeyi yüksek sesle ve açıkça söylemesiyle ünlüydü. İlerleme? Onu “tarihin eseri” olarak düşünmeyiniz.O bizim eserimiz, şimdiki zamanda yaşayan bizim eserimizdir. Dikkate değer yegane tarih, yapılmış olan değil yapılmakta olan ve yapılması gerekli olan tarihtir: Yani gelecektir. (s.138)

·        Margaret Mead’ın ifadesiyle “Bir toplumun toplumsal yapısı ve öğrenimin yapılanma tarzı, öğrenmenin fiili içeriğinin  çok ötesinde, bireylerin düşünmeyi nasıl öğreneceklerini ve öğrendiklerini nasıl depolayacaklarını, beceri ve paylaşılmasını belirler.” (s.153)

·        Halihazırdaki eğitim krizi öncelikle, miras alınmış kurumların ve felsefelerin krizidir… Avrupa üniversitelerinin kökleri ortaçağa kadar uzanıyor olsa da, Üniversite ve onun toplum içinde oynadığı role ilişkin şimdiki düşüncemiz modern bir icattır. (s.159)

·         “En büyük etki ve ani eskime”, der George Steiner, medya üretiminin en etkili tekniği haline gelmiştir… Şöhret bir kez itibara egemen olduğunda üniversite öğretim üyeleri kendilerini sporcular, popstarlar, piyango talihlileri, teröristler, banka soyguncuları ve seri katillerle rekabet halinde bulurlar ve rekabette pek az kazanma şansları vardır ya da hiç yoktur.  (s.165-166)

·        Michael Foucault’nun görkemli ifadesiyle, bilimsel söylemin gelişmesi ile her şeye nüfuz eden gözetim ve denetimin sıkılaştırılması arasında yakın bir bağlantı vardır. Teknobilim, aydınlanmayı gerçekleştirdiği için övünmekten ziyade, kısıtlama ve bağımlılığın yeni inceltilmiş versiyonunun sorumlusu olmakla suçlanmaktadır. (s.166)

·        Marx ve Engels, insanların yaratıcı güçlerini yüzyıllarca baskı altında tutan” katılıkları buharlaştırdıkları ve kutsal olanı dünyevileştirdikleri” için kapitalistleri, burjuva devrimcilerini övdüler. (s.176)

·        Özetlemek gerekirse,”bireyselleşme” insan” kimliği”nin bir “veri”den “görev”e dönüştürülmesinden ve aktörlere bu yeni görevi yerine getirmenin ve bunun yaratacağı sonuçların sorumluluğunun üstlenilmesinden ibarettir. (s.178)

·        Modernite, toplumsal durumun belirleniminin yerine zorlayıcı ve zorunlu özbelirlenimi koyar. (s.179)

·        Cristopher Lasch’ın ünlü gözlemindeki gibi, bugünlerde aranan “kimlikler”,“giysi değiştirir gibi benimsenebilen ve çıkartılıp atılabilen” kimliklerdir. (s.183)

·        Bağımlılıklarımız artık gerçekten küreseldir; ama eylemlerimiz, daha önceleri oldukları kadar yereldirler. (s.185)

·        Cristopher Lasch’ın ifadesiyle : Hayatlarını önemli ölçüde iyileştirme umudu taşımayan insanlar, önemli olanın, kendi duygularını tanıyarak, sağlıklı beslenerek, bale ya da göbek dansı dersleri alarak, Doğu’nun bilgeliğini benimseyerek , jogging yaparak, “ilişki kurmayı” öğrenerek , “haz korkusu”nun üstesinden gelerek sağlanan fiziksel özgelişim olduğuna kendilerini inandırmışlardır. Kendi başına zararsız olan, bir program halinde uygulanan bu uğraşılar, siyasetten geri çekiliş anlamına gelir. (s.186)

·        Erkekler ve kadınlar dünyayı atılabilir, tek kullanımlık nesnelerle dolu bir konteyner gibi algılayacak şekilde eğitilirler. Bu durum bütün dünya için geçerlidir… Bağlılıklar ve ortaklıklar, üretilecek değil tüketilecek şeyler olarak görülür; onlar, bütün diğer tüketim nesneleri gibi aynı değerlendirme ölçütüne tabidirler. (s.194)

·        Blaise Pascal’ın ünlü sözleriyle “kalbin kendi aklı vardır.” (s.201)

·        Aşk ötekiyle dayanışmayı gerektirir. (s.206)

·        Levinas’ın ifadesiyle “etik ontolojiden önce gelir.é (s.208)

·        “Öldürmeyeceksin.” Bu emir ahlakın yapısının tamamının zemini olmasına yeter, çünkü öteki’nin sürekli beraberliğine, birlikte yaşamaya, beraberinde getirdiği bütün bilinmeyen sonuçlarla birlikte razı olmayı gerektirir. O, hayatlarımızı paylaşmayı, etkileşmeyi ve konuşmayı emreder. (s.209)  

·        Kesinlik sorumsuzluk üretir. (s.210)

·        Modern toplumumuzda bu otoritelerin tek bir ortak noktası vardır: Hepsi açıkça ve zımni olarak, akıl adına konuşmakta olduklarını iddia ederler. Onlar bir şeyin yapılması gerektiğini söyledikleri zaman, bu sadece “yapılmalıdır” anlamına gelmez, “akla uygundur” anlamına da gelir. Her kim itaatsizlik gösterirse, o sadece yasayı çiğneyen ya da kuralı ihlal eden kişi değil, aynı zamanda akıl dışı bir kişidir; sanıkların karşı karşıya kaldıkları hasım, “ akıl ve mantık”tan başkası değildir (s.212-213). 

·        Ahlak Levinas’ın ifadesiyle “başkası için var olma”dır. (s.216)

·        Bugünün güç sahiplerinin bizlere modern öncesi toprak beylerini hatırlatması gibi, eğitimli, görgülü ve kültürel olarak yaratıcı elitler de ortaçağ Avrupa’sının benzer biçimde ülkeler üstü, Latince konuşan ve yazan skolastik elitleriyle çarpıcı bir benzerlik göstermektedir…Hem “entelektüeller” hem de “halk”, bilgi ile iktidar arasındaki bağlantı fikrinin yanı sıra, modern icatlardır. (s.233)

                  ·        Etiketler olmasaydı, teröristler ile onların kurbanları sık sık birbirine karıştırılabilirdi.  (s.252)

·        Uygar hayatın özelliği olarak sunulan “şiddetten arınmışlık”, baskının yokluğu anlamına gelmez; yetkilendirilmemiş baskının yokluğu anlamına gelir sadece. Bunlar şiddete karşı savaşın neden kazanılamaz olduğunu gösteren başlıca sebeplerdir ve “şiddetten arınmış” bir toplusal düzen neredeyse kendisiyle çelişen bir terimdir. (s.255)

·        Zamanımızda uygar düzenin bir zaferi olarak kaydedilen şey, bir süre sonr tüyler ürpertici bir şiddet tarihi olarak yeniden yazılma eğilimi göstermektedir. ( s.256)

·        Tarihe ulus-devletlerin kendi tebaları üzerinde sürdürdükleri şiddet çağı olarak geçmesi muhtemel bir yüzyıl sona ermiştir. (s.266) 

    

              Düzenleyen : Tarık Fatih Ardıç      

   

    Zygmunt Bauman İle Bir Söyleşi

     

      Kaynak:Doğu-Batı Dergisi 19.sayı (Mayıs-Temmuz 2002)Yeni Dusunce Hareketleri Modernite Postmodernite ve Etik- Zygmunt Bauman.

150px-Zygmunt_Bauman_by_Kubik
Cantell& Pedersen: Modern ile postmodern arasındaki ilişkiye dair, sizin temel düşünceleriniz nelerdir?

Bauman: Şunu söylemeliyim ki bugün, postmodernite kendi için (für sich) modernitedir. Bu modernite, kendi yanlış bilincinin ötesine geçen ve başından bu yana aslında yaptığı şeyin -ki bu belirsizlik ve çoğulculuk üretimidir- ne olduğunu anlayan, rasyonel düzen ve mutlak hakikat gibi, en başta belirlenmiş amaçlara asla ulaşılamayacağı gerçeğiyle kendisini uzlaştırır. Bazı sosyal bilimciler, "geç modernite" hakkında konuşmamız gerektiğini öne sürmekte. Ancak ben, daha fazla entelektüel cesaret sağlayan ve de sizin, modern zamanlara özgü belirli söylemlerce sınırlandırılmanıza izin vermeyen, postmodernite terimini tercih ederim. Böylece siz kendinizi bir yana bırakıp neler olup bitiğine dışarıdan bakmaya ve yeni konseptler, yeni ifadeler ve yeni modellerle ortaya çıkmaya çalışabilirsiniz.

Açıkçası, postmodern teori adı altında yazılan her saçmalığı kabul etme zorunluluğu olmaksızın, geç modernitedense, postmodernite hakkında konuşmak daha sağlıklı bir karardır. Aksi takdirde bu terminolojik tartışmada zaten pek de bir şey bulamayız, çünkü postmodern kavramının bizzat kendisi, moderniteye bağlı olduğumuz gerçeğinin bir itirafıdır. Belirli bir toplum türüne işaret etmesi dışında, o "post" hiçbir şeydir.


- Postmodernite tartışması neden önemlidir?


Bauman: Çünkü bu tartışma, modernitenin gelişiminde bir öz-bilinç düzeyidir; ne yaptığımız konusunda fazlasıyla eminiz. Bu yüzden, belirsizlik ve olasılığın hep burada, bizimle kalacağını biliyoruz. O zaman bize düşen, onlarla nasıl yaşanacağını öğrenmektir.


-Postmodern durumu kavramak için toplum, normatif grup (sınıf/ topluluk) ve toplumsallaşma gibi klasik sosyolojik kategorileri bırakıp; bunları toplumsallık, habitat, öz-oluşum(self-cohstitution) ve ö'z-toplanım (self-assembly) kategorileri ile kontrol edip değiştirmeyi öneriyorsunuz. Neden?


Bauman: Ne yaptığımızı idrak edersek, olasılık ve belirsizliğin her zaman bizimle olacağını bilirsek, ancak ondan sonra toplumsal sistem ve toplum hakkında konuşmayı kesip; toplumsallık,: habitat ve öz-bilinç gibi süreçler hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Bu kategorilerdeki amaç, çağdaş yaşamın zamansal ve mekânsal akışını yakalamaktır. Onlar anlamlarını, hayâtın
bir "bilardo topû"na benzediği düşüncesi etrafında düzenlenmiş olan, "yapı","sistem", "belirleyiciler", "sınırlamalar" gibi Ortodoks kelimelere olan zıtlıklarından alırlar. Günümüzde, her zamankinden az olan "belirlidir" ve hatta az, "sonsuzdur" {Today, less is than ever before is "given" and even less is"forever").
Aidiyet "toplulukları", kurulur ve dağıtılır ve öz-oluşturma faaliyeti neredeyse bu süreçle eş anlamlıdır. Bizler ilişkilere gireriz ve ilişkiye girerek onları yaratırız; ilişkileri koparırız ve ilişkiyi kopararak onları dağıtırız. İlgilerin, dikkatlerin, etkileşim ve/veya tanınma alanlarının yön değiştirmesi.... Uzun bir süre böyle yaşadık; çok yalanlarda bir yerde, düzenli, şeffaf bir dünya olduğuna ve bir "tarihin sonu"na inandık. Bir kez, rasyonel olarak düzenlenmiş mükemmel bir dünyaya ulaştığımızda, her şey durulmaya başlayacaktı. Manc'dan Weber ve Durkeim'e kadar -onların, gözle görülür bazı gerçeklikler tarafından yaratılan düzensiz ve kaotik dünyayı değiştirmek için oluşturduğu politik ideolojilerinin yanı sıra- her yerde benzer perspektifler görebilirsiniz. Dünyayı bir sistem olarak sunma yönündeki son büyük girişim» Talcott Parsons' un teorisiydi.


-Postmodern topluluk biçimlerinin temel karakteristik özellikleri nelerdir?


Bauman: Çok kısa bir cevap vermek gerekirse, bu tür toplulukların en karakteristik özellikleri akıcılık, akışkanlık ve değişebilirliktir. Modernite ve Belirsizlik ile Postmodernitenin Yansımaları 'nda da belirttiğim gibi, postmodern topluluklar, üyelerinin tercihlerini belirleyen ve onlardan önce gelen Ferdinand Tonnies'ın Gemeinschaft'mdan çok, Immanuel Kant'ın estetik topluluklarına benzemektedirler. Onların, üyelerinin vaatleri dışında dayanacaktan bir dayanak noktası yoktur ve bu yüzden topluluklar, üyelerinin ilgileri canlı tutulduğu ve duygusal vaatler güçlü olduğu müddetçe yaşayabilirler. Aksi durumda, tarihe karışırlar.


- Postmodern, sık sık estetikle ilişkilendirilir. Sözgelimi Featherstone, gündelik hayatın estetize olması hakkında konuşur; yine Harvey, postmoderni estetiğin etik üzerindeki hegemonyası olarak görür. Estetikten de söz etmekle beraber siz, dikkatinizi daha çok etik üzerinde yoğunlaştırı-yorsunuz. Postmodernite, ahlâkın, gerçekten ait olduğu yerde, -sözgelimi eyleyenlerimle birlikte- daha çok bulunduğu bir zamandır. Siz bu durumu, estetiğin vurgulandığı postmodernite teorilerine bir karşı duruş olarak görüyor musunuz?


Bauman: Ben, postmodernitenin etik yanının vurgulanması taraftarıyım ve estetize olma (aesthetization) hakkında yazan insanlara katılıyorum. Demin söylemeye çalıştığım gibi postmodern topluluklar, estetik toplulukları hatırlatıyor. Ama etik konular postmodernite için daha merkezi bir öneme sahiptir, çünkü insani ilişkilerin etiksel düzenlenmesini ele almanın modern şekli, bir sona doğru yaklaşıyor. Bu modern biçim iki yönlüydü: İlk olarak o, kilise veya devlet gibi örgütler ve kurumlar aracılığıyla, ahlâkî sorumluluğu bireylerden devralma çabasıydı; ikinci olarak da bu modern biçim, benim "adiaphorization" dediğim şeydi. Aidophoric, imani bakış açısıyla ilgisi olmayan demekti ve de kilisenin onlara dair bir duruşu yoktu. Yani bu sorular ne iyi ne de kötüydü. Ben "aidophorization"u bir alegori (benzetme amaçlı) olarak kullanıyorum: Günümüzde olan şey, ahlâk açısından aidophoric olarak gösterilen bir takım önemli insan davranışlarıdır- onların ahlâkî bir bakış açısıyla ilgileri yoktur. Örgütler tarafından düzenlenen çoğu faaliyet aidophorizatiıon ile karşı, karşıya kalır: bir kişinin, yaptığı işle ilgili ahlâkî bir sorumluluk kaygısı duymaması. Ahlâkî düzenlemenin her iki biçimi de, günümüzde kriz içindedir; bizlere ne yapmamız gerektiğini söyleyen büyük kurumlara artık güvenmiyoruz. Kiliseler, siyasî partiler, akademik kurumlar vb. otoritelerini önemli oranda yitirmektedirler. Bireylerden koparılıp götürülen sorumluluk duygusu geri dönüyor- siz ve ben, kendi kararlarımızla başbaşayız. Mutlak ve evrensel olmanın tüm görünürlüğüne sahip ahlâkî bir kodumuz yok. Sanki modernite hiç yaşanmamış gibi, yeniden, ahlâkî sorunlarla karşı karşıyayız: Bireysel sorumluluğa doğru gerisin geri püskürtülüyoruz. İşte bu nedenle, toplumu, ahlâkın yaratıcısı ve koruyucusu olarak gören sosyolojik ahlâk teorilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Postmodern durumu anlamaya çalışan herhangi bir çabada, bu çok önemli bir unsur gibi görünmektedir.


-Modern öncesi zamanlar ile postmodern zamanlar arasında herhangi bir benzerlik görüyor musunuz?


Bauman: Biz kimi zaman, modern öncesi toplumları "geleneksel" diye adlandırırız. Bizim "geleneğin rolü" dediğimiz şey aslında "Ben seni izlerim, sen beni izlersin" konumunda yaşayan insanların içinde bulundukları bir durum düşüncesidir. Herkesin kontrol altında olduğu ve herkesin, paylaşılan gelenek ve göreneklerin belirli bir düzeyine doğru çekildiği bir ortam. Kelimenin en geniş anlamıyla bu, modern öncesi durumdu. Bu durum, modern hayatın anonimliğiyle yer değiştirdi. Modern öncesi zamanların tersine modern zamanlarda bizler, çoğunlukla birbirini tanımayan yabancılar arasında yaşıyoruz. Bu nedenle soru şudur: Komşulann göz hapsi, yerel topluluklar veya komşular tarafından uygulanan bir baskı olmadığı zaman, insan davranışında belirli bir öngörülebilirlik ve düzen nasıl sağlanabilir? Modernitede bu, gerçekte insanları zapt-u rapt altına alan baskının ve çoğu insan davranışını ahlâka karşı sorumsuz kılmanın desteklediği, zorunlu ahlâkî kodların belirlenmesiyle gerçekleştirildi. Şimdi bizler, hâlâ yabancılar topluluğunda yaşıyoruz ve bu açıdan değişen bir şey olmadı - henüz Tonnies'ın yerel topluluklarına geri dönemedik. Ama "yüce kanun" (big code) un eski gücü yok ve bu nedenle ilk kez, ortaya çıkacak sonucun ağır yükümlülüğünü taşımak şartıyla, cinsel partnerimiz, eşimiz, çocuğumuz ve anne babamızla olan ilişkimizi tartışmamız gerekmektedir.


-Pek çok insan poştmoderniteden rahatsız ve onu, nihilistik bir görecelik yaratmakla suçluyorlar. Oysa bu nihilizm kategorisinin neredeyse hiç betimsel değeri yoktur. Bu nihilistik kategori daha çok, insanları hedef alan ve değerden yoksun değil de başka değerleri olan bir polemik kategorisidir. Böyle bir suçlama sizce neden bu kadar yaygın?


Bauman: Ben, zaten sizin sorunuzda da üstü kapalı olarak varolan cevabı verebilirim; ki mantıklı olan da budur. Bizler daima, üzerinde yürüyeceğimiz sağlam temeller düşleriz. Ancak postmodernite -"herşey akıp gidiyor, canın ne isterse onu yap" gibi bir düşünceye mahal vermeyen bir postmodernite-doğru ve. yanlış tarz, doğru ve yanlış kültür vb. gibi keskin ve hızlı ayrım yollarının olmadığı anlamına gelir. Bu da bizleri ahlâkî tercih ve sorumluluk sorununa geri götürür -size sorumluluk yükler ve çoğu insan da bundan rahatsızlık duyar. Yapıbozumcular (deconstructionists) gösterdi ki her inanç, tanım ve kesin ifade aslında pek çok farklı ve keyfi yorumun çapraz kesişiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla gidebileceğiniz, sadece bir
başka yorum olacaktır. Yanlıştan doğruya değil; yorumdan bir başka yoruma... Bu da rahatsız edicidir ve postmodern kuşkuculuğa yapılan itirazların nedeni budur.


- Modernite ve Belirsizlik kitabınızda "postmodernite, modernite için bir şanstır; tolerans, postmodernite için bir şanstır; dayanışma da tolerans için bir şanstır" diyorsunuz. Toleranstan dayanışmaya doğru geçişi nasıl sağlayacağız?


Bauman: Bu sorulabilecek en zor soru!
Ancak benim cevabım basit: bilmiyorum. Bana kalırsa postmodern dünyada bizler, sürekli kesişim noktala-nndayız ve bu nedenle de kesişim noktalarını geride bıraktığımızdan hiçbir zaman emin olamayacağız.
Burada iki tür toleranstan söz edebiliriz: İlki, kayıtsızlığa ve hali hazırda Avrupa'nın tamamında yürürlükte olan bir tür yabancı düşmanlığına götürür. Diğer teorik olasılıksa elbette ki dayanışmadır. Gelgeldim, oraya nasıl ulaşabileceğimi bilmiyorum. Benim işim kahinlik değil ve sosyal bilimler kehanete hiçbir zaman itibar etmez. Otoritelerini, kehanetler üretmek için kullanan sosyal bilimciler, yalancı peygamberlerdir. Çeşitli ihtimaller hak-, kında spekülasyon üretmek, sonuçta, hepimizin yapabileceği bir şeydir.


-Dayanışmacı bir tutumun tohumlarının atılmasının bir yolu olarak, kapsamlı bir olasılık öneriyor musunuz?


Bauman: Evet, ama biz şimdi farklılıklar üzerine bir tolerans hakkında konuşuyoruz. Yani aşın derecede karışık bir konu. Ötekinin, bilinmeyenin, yabancı olanın karşısında hissedilen endişenin, herhangi bir sosyal düzenlemeden ne derece daha zorlu olduğunu söylemek kolay değildir. Avrupa' da şu an yaşanmakta olan, çok hızlı bir artış gösteren göç olgusudur; Avrupa Birliği'nin yükselişiyle birlikte, göç, git gide daha belirginleşecek ve görünen o ki halklar gittikçe birbiriyle kaynaşacak; ötekinin, yabancı olanın mevcudiyeti normal bir fenomen haline gelecek. Ekonomik olarak insanların kendilerini güvende hissettikleri refah dönemlerinde, böyle bir durum hiçbir toplumsal sorun yaratmaz. Yaşanmakta olan yabancı düşmanlığı patlaması, milliyetçilik, göçmenlerin kini vb. mevcut ekonomik kriz ve işsizlikle bağlantılıdır. Bu fenomenin ne kadar süreceğini söylemek çok zor.


-Siz, ihtimal, belirsizlik, çoğulculuk ve çeşitlilik tarafından şekillenen bir postmodern durum tahayyül ediyorsunuz. Buna kanıt olarak neyi görüyorsunuz?


Bauman: Bu çok önemli bir soru. Belirsizlik ve çoğulculuğun sirayet ederek yayılmasına birkaç örnek vermeye çalışayım. Arirsto'nun katarsis düşüncesini, onun trajedi teorisini hatırlıyor musunuz? Orada belirtildiği üzere, dramanm rolü izleyiciye katarsis sunmaktı. Katarsis "arınma" anlamına geliyordu. Drama, bir şekilde yolunu kaybetmiş insanları gösterirdi. Onlar kendilerini, acı ve ızdıraplarla dolu anormal bir durumda bulurdu. Dramanm sonunda anormallik aşılır ve siz tekrar normal olana dönerdiniz: ahlâkî düzen yeniden inşâ edilmiştir. Çağdaş sanat çok basit bir nedenden ötürü, katarsisin icra ettiği rolü sergilemez. Çağdaş sanatçı, anormal bir insani durumdan farklı olarak, bir "normal" bulunduğunu kabul etmez ve yine o, sizin yanlıştan dönmenizi sağlayabilecek bazı genel ahlâkî kural ya da emirler olduğuna da hükmetmez. Zor durum ve belirsizlik olarak deneyimlediğimiz şey, anormallik değil, kalıcı bir insani durumdur. Her şey belirsizdir; modern drama, film ve romanın sonunda otoriter bir çözüm yoktur. Tersine, eğer insanlar kesinlik ve güvenilir cevaplar anyorlarsa, onlara, bu arayışın nafile bir çaba olduğu söylenir. Çağdaş sanatta dünya, iyilerle kötüler arasında bir ayrım olarak sunulmaz. Sözgelimi, kahramanlarının ülkelerini savunurken korkunç suçlar işlediği casusluk romanları, tipik olarak belirsizlik sunar.
Mikhail Bakhtin, Rabelais'in Gargantua ve Pantagruel adlı eserlerine ilişkin olarak "karnaval kültürü" kavramım geliştirmişti. Karnaval kültürü, sıradan yaşamın zamansal tersine dönüşüydü. Bakhtin'e göre bunun amacı, normalliğe, gündelik hayatta olması gerektiği kadar bir gevşeklik kazandırmak ve normalliği daha dayanılabilir kılmaktı. Çağdaş kültürde, ka

0 yorum.

FRANZT FANON

Tarih 06 Mart 2008, 20:34. Yazan tarikfardic.  
Etiket: frantz fanon

 

 

Franzt FANON

1925 - 1961

Frantz Fanon Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 20 Temmuz 1925’te, asırlar önce buraya Afrika’dan getirilen kölelerin soyundan gelen ve Fransız asimilasyon politikalarından etkilenmiş orta sınıf bir siyahî ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi küçük bir dükkan işletiyordu, babası ise gümrük müfettişiydi. Frantz’ın öğretmenlerinden birisi sol politikayla meşgul olan bağımsızlık yanlısı genç şair ve entellektüel Aime Cesaire’ydi. Ancak bu dönemde Frantz kendisini tamamıyla Fransız hissediyor ve 1943’te ‘anavatan’ Fransa’yı savunmak üzere de Gaulle’ün Hür Fransız Kuvvetleri’ne katılmakta bir beis görmüyordu. Bir Fransız vatandaşı olarak kimliğini sorgulamaya hiç lüzum görmüyordu, zira onlara ‘medeniyeti bahşeden beyaz insanlarla’ çoktan özdeşleşmişti.

Fanon 1944 yılında Martinik’ten ayrıldı ve Kuzey Afrika’da kısa bir eğitimden sonra İsviçre cephesinde savaşa katıldı. Burada yaralanan Fanon’a Fransız hükûmeti tarafından cesaret nişanı verilecektir. Kendisine nişanı veren dönemin komutanının yıllar sonra Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı bastırmak amacıyla görevlendirilmesi de, tarihin tuhaf bir cilvesi olsa gerektir.

Savaş bitince Frantz Fanon Martinik’e döner ve Aime Cesaire’nin seçim kampanyasında etkin bir biçimde görev alır. 1946 yılında Lyons’ta tıp okumak amacıyla tekrar Fransa’ya gelir. Bu dönem zarfında yalnızca tıpla değil edebiyat ve felsefeyle de ilgilenir. Merleau-Ponty’nin derslerine devam eder, pek çok edebiyat ve felsefe adamının kitaplarını okur, öğrenci siyasetiyle ilgilenir. Bu dönemde Tam-Tam adlı bir öğrenci dergisi çıkarır. Tıp çalışmalarının dördüncü yılında psikiyatriye yönelir. Lyons’ta o dönemde psikanaliz ve sosyal psikiyatrinin adı bile geçmez, bölüm başkanı organikçi ekolün önde gelen bir temsilcisi ve bir psikoşirürji meraklısıdır.

Fanon Siyah Deri, Beyaz Maske adlı ilk kitabını psikiyatri asistanıyken yazmış ve bu ilk kitabıyla ırkçılığı tartışmaya açmıştır. “Radyomu açtığımda, zencilerin Amerika’da linç edildiğini duyuyorum” diye yazar. “Anlaşılan birileri bize yalan söylemiş. Meğer Hitler ölmemiş!”

Frantz Fanon bu kitabını bitirme tezi olarak sunmak istediyse de, isteği bölüm başkanı tarafından geri çevrilir ve Friedrich ataksisi üzerine bir tezle 1951 yılında tıp eğitimini tamamlar. 1952’de yayınlanan bu kitap, kendi kişisel hikâyesini damıttığı, Fransa’da bizzat tecrübe ettiği ırkçılığı teşrih masasına yatırdığı, Sartre, Adler, Hegel ve Lacan’dan etkiler taşıyan bir eserdir.

Bütün Martinikli çocuklar gibi, Fanon da okulda atalarının mavi gözlü sarı saçlı Gaul’ler olduğuna inandırılarak yetiştirilmişti. Fanon Martinikli siyah ailelerin pek çoğunda görülen zenci düşmanlığının beyaz kültürel stereotiplerin içselleştirilmesiyle ortaya çıktığını yazar. Siyah adamın beyaz olma arzusunu obsesyonel nevroza benzetir ve aşağılık duygusunun olumlu bir benlik imgesini engellediğini söyler. Bu durum Aime Cesaire gibi entellektüeller 1930’larda zenciliklerini gururla savunmaya başlayana dek sürecektir. Ancak Fanon’a göre, zenciliğin kutsanması onu yaratan durumu anlamamızı sağlamamaktadır. Sartre’ın antisemitizmin kökenleri konusundaki tezlerini uyarlayarak, aşağı zenciyi üretenin sömürge ırkçısı olduğunu söyler.

Fanon’un meslekî anlamda şekillendiği yıllar, dağlık bir bölgede yer alan Saint-Alban kliniğinde geçirdiği yıllardır. Saint-Alban savaş yıllarında bir direniş merkez