ZYGMUNT BAUMAN
BİREYSELLEŞMİŞ TOPLUM
Ayrıntı Yayınları - 2005
· Deli, paylaşılmamış anlamlara verilen addır. (s.10)
· Aristoteles’e göre, bir polis’in dışında kalan tek başına bir varlık ancak bir melek ya da canavar olabilirdi. (s.10-11)
· Kullanımın olduğu yerde daima bir kötüye kullanım ihtimali vardır. (s.12)
· Her kültür, hayat anlamlarının icadı ve çoğalmasıyla ve her düzen, aşkınlık dürtüsünü manipüle ederek yaşar. (s.13)
· Bir yanda, kendinizden sorumlu olursunuz, ama öte yanda, hiçbir şekilde kavrayamadığınız koşullara bağımlı olursunuz; bu koşullar altında, kişinin nasıl yaşadığı, sistemsel çelişkilerin biyografik çözümü haline gelir. (s.14)
· W. I. Thomas’ın dediği gibi, insanların doğru olduğunu farz ettikleri bir şey, sonuç olarak doğru olma eğilimi taşır. ( s.16)
· I. yüzyılda Roma’nın, XI.yüzyılda Çin’in, XVII. Yüzyılda Hindistan’ın zenginleri sanayi devriminin esiğindeki Avrupa’nın zenginlerinden çok farklı değildi. (s.28)
· Henry Ford “tarih saçmadır” ve “gelenek istemiyoruz” sözleriyle ünlüdür. “Bizler” diyordu, “bugünü yaşamak istiyoruz. Dikkate alınacak yegane tarih, bugün yapmakta olduğumuz tarihtir.” (s.32)
· Rutine karşı çıkılır ve olduğu gibi kabul etmek şöyle dursun, güvenilir olarak görülemeyecek kadar sık ihlal edilirse, bir “kültürel krizden söz ederiz. (s.46)
· Manevra alanım genişledikçe iktidarım da genişler. Sahip olduğum seçme özgürlüğüm azaldıkça, iktidar mücadelesindeki gücüm zayıflar. (s.47)
· Düzene ilişkin anlayışlar aynı toplumsal ortam içinde kesin biçimde farklılık gösterirler. İktidardaki insanlar için “düzen” olan şey, onların yönettikleri insanlara tekin olamayan bir kaos gibi görünür. (s.47)
· İktidar dünyası veri alındığında, düzen inşası çatışma getiren bir süreç olmak durumundadır. (s.48)
· Paul Virilo, “coğrafyanın sonu”nu ilan ederken, bunun hiçbir önem taşımadığını öne sürmüştür. (s.51)
· Görünüşte “yerel” olan olayların yorumu bile genellikle aynı ülkeler arası kaynaklardan sağlanma eğilimindedir. (s.52)
· Hareketsizlik derecesi, günümüzde toplumsal yoksunluğun başlıca ölçüsü ve özgürlükten yoksunluğun temel boyutudur. (s.53)
· Gücü yetenler yalnızca zaman içinde yaşarlar. Gücü yetmeyenler uzamda yaşarlar. Birinci grup için uzam önemli değildir. İkinci gruptakiler ise uzamı önemli kılmak için büyük bir gayretle mücadele ederler. (s.55)
· Zorlayıcı ve bu nedenle insan özgürlüğünü kısıtlayıcı olduğu için düzen “bastırılan ihtiyaçlar”ın isyanıyla sürekli hırpalanır. (s.57)
· Çağdaş erkek ve kadınların sıkıntılarına katlanamadıkları bir idealin değil, ideallerin yoksunluğunun bunaltıcı baskısıdır: Sorunsuz bir hayat için kesin reçetelerin, sağlam biçimde sabitlenmiş sürekli yönelim noktalarının ve hayat yolculuğunun kestirilebilir bir hedefin yokluğu. (s.59)
· Engelleyici ve sinsi kısıtlamaların ve sınırların yokluğuna genellikle özgürlük deriz. Çoğumuz, yani geç modern ya da post modern dünyanın sakinleri, bu anlamda atalarımız kadar özgür olmayı ancak rüyada görebilir.( s.60)
· Bugünlerde kaderin bireylere getirdiği en ortak dertlerin bir araya toplanma özelliğinden yoksun oluşlarıdır. Bunlar “ortak dava” içinde özetlenemezler… Acı çeken ötekilerin yoldaşlığının sağlayabileceği yegane avantaj, her bir kişiye dertlerle tek başına savaşmanın diğer herkesin da her gün yaptığı şey olduğunu bir kez daha göstermektir. (s.65)
· Birey yurttaşın en kötü düşmanıdır, diyordu Tocqeuville. Birey, “ortak çıkar”, “iyi toplum” ya da “ adil toplum” konusunda kayıtsız, kuşkucu ya da ihtiyatlı olma eğilimi gösterir. (s.65)
· Mesaj basittir: Herkes potansiyel olarak gereksiz ya da değiştirilebilirdir; dolayısıyla herkes saldırıya açıktır ve her toplumsal konum şimdiki halde ne kadar yüksek ve güçlü görünürse görünsün, daha uzun dönemde güvenilmezdir; ayrıcalıklar bile kırılgandır ve tehdit altındadır. (s.69)
· İktidar giderek küresel ve ülkeler üstü bir hal alırken, bütün yerleşik siyasal kurumlar bölgesel kalmakta ve bölgesel düzeyin üzerine çıkmayı zor hatta imkansız görmektedir… Sorunlarla başa çıkmak için gerekli insan yeteneği geliştikçe, her yeni hamlenin beraberinde getirdiği ya da getirebileceği riskler ve yeni tehlikeler de artmaktadır. (s.71)
· İnsanlar kendi hayat koşullarını kabul ettikleri zaman, zorunlu ve kaçınılmaz gördükleri şeye teslim olurlarsa, toplum özerk olmaktan, yani kendini tanımlamaktan ve kendini yönetmekten çıkar. (s.72)
· Demokratik bir toplum en iyi şekilde o toplumun yeterince demokratik olmadığına dair sürekli eleştirinin varlığıyla tanınır. (s.73)
· Modern tarihin büyük bölümünde demokrasiye yönelik asıl tehlike, “kolektif olarak güvenliğin temini”nden sorumlu kurumların denetim güçlerinin insan özgürlüğüne getirdiği kısıtlamalarda gözlemlendi. (s.73)
· Dünya kaya gibi sağlamdır ve alışkanlık, rutin eylemler sürdükçe hiçbir kuşku uyandırmaz. Duraksamaya başladığımız zaman, rutin eylemler başarısızlığa uğradığı ve artık alışkanlıkların rehberliğine güven duymadığımız zaman dünyayı belirsiz olarak algılarız… Ne kadar az yapabilir ve ne kadar az isteyebilirsem ( yani seçimlerim ne kadar sınırlanırsa) “hayatın olguları” o kadar apaçık olur. (s.77)
· Erken modernite, yayımlanan, okunan ve tartışılan ütopyacı literatürün bolluğuyla ünlüdür. ( s.84)
· Modern ruhun ütopyacı öncülerinin inşa etmeyi arzuladıkları ve zorladıkları kentler “kendi geçmişlerinden hiçbir iz taşımıyorlardı”; onlar, “tarihin her türlü izine karşı şiddetli yasaklama”yı ifade ettiler. (s.85)
· Modernite bir yaratıcı yıkım, sürekli bir sökme ve yıkma çağıydı; “mutlak başlangıç” art arda gelen durumların anında eskimesinin ve böylece dünün tarihinden sonu gelmeyen kurtulma girişimlerinin öteki yüzüydü. (s.86)
· Nüfusun çoğunluğu çağdaş topluma üretici değil tüketici rolüyle eklemlenir; bu tarz bir eklemlenme ancak istekler hali hazırda tatmin edilme düzeylerini aştığı sürece hızlanabilir. (s.89)
· Bir köprünün taşıma kapasitesi en zayıf ayağının gücüyle ölçülür. Bir toplumun insan kapasitesinin, en zayıf üyelerinin hayat kalitesiyle ölçülmesi gerekir. Ve ahlakın özü, insanların, başkalarının insanlığı için üstlendiği sorumluluk olduğu için, bu, toplumun etik standartlarının da ölçüsüdür. (s.102)
· Longstrup şu sonuca varır: “mutlak kesinlik mutlak sonsuzlukla aynıdır.” “ Hiç kimse önceden verilen direktifleri uygulamaya ve gerçekleştirmeye özen gösteren kişiden daha düşüncesiz değildir.” (s.104)
· En tepedeki 358 “küresel milyarder”in bugünkü serveti en yoksul 2.3 milyar insanın ( dünya nüfusunun % 45’i ) toplam servetine eşittir. ( s.109)
· David Bennett’in yakından gözlemlediği gibi,“yaşadığımız maddi ve toplumsal dünyalara ilişkin radikal belirsizlik ve bu dün yaların içindeki siyasal eylemlilik tarzlarımız… imaj endüstrisinin bize sunduğu şeydir.” ( s.110)
· “İnsanlık”, hasım ve kavgacı kabileler üzerinde hiçbir varoluşsal ayrıcalıktan yararlanamaz. (s.119)
· “İnsan hakkı” yasamanın ürünü değil, tam tersidir; “zora, ilan edilmiş yasalara, siyasal söylemlere ve “elde edilmiş” bütün haklara sınır koyan şeydir. (s.120)
· “Yabancı”nın tehdit edici/korkutucu potansiyeli, özgürlükler azaldığı oranda artar. (s.121)
· Cornelius Castoriadis’in deyişiyle, içinde yaşadığımız toplumda yanlış olan, toplumun kendisini sorgulamayı bırakmış olmasıdır. (s. 125)
· XXI. yüzyıla giren toplum XX. Yüzyıla giren toplumdan daha az “modern” değildir; sadece farklı bir tarzda modern olduğu söylenebilir. (s.130)
· İş dünyasının yeni sözcüsü Peter Druker’in ünlü sözleriyle “artık toplum tarafından kurtarılma yok”tur. (s.132)
· Artık hepimiz bireyleriz; seçtiğimiz için değil, mecburen olduğumuz için. Bizler, de fakto (fiilen) bireyler olup olmadığımıza bakılmaksızın, de jure (kanunen)bireyleriz… Birey olmak, kişinin sefaletinden ötürü kimsenin suçlanmaması, kişinin kendi yenilgi sebeplerini kendi üşengeçliği ve tembelliği dışında hiçbir yerde aramaması, giderek daha zorlu denemelere girişmekten başka bir çare bulamaması anlamına gelir. (s.133)
· Henry Ford, başkalarının itiraf etmeden önce iki kez düşündükleri şeyi yüksek sesle ve açıkça söylemesiyle ünlüydü. İlerleme? Onu “tarihin eseri” olarak düşünmeyiniz.O bizim eserimiz, şimdiki zamanda yaşayan bizim eserimizdir. Dikkate değer yegane tarih, yapılmış olan değil yapılmakta olan ve yapılması gerekli olan tarihtir: Yani gelecektir. (s.138)
· Margaret Mead’ın ifadesiyle “Bir toplumun toplumsal yapısı ve öğrenimin yapılanma tarzı, öğrenmenin fiili içeriğinin çok ötesinde, bireylerin düşünmeyi nasıl öğreneceklerini ve öğrendiklerini nasıl depolayacaklarını, beceri ve paylaşılmasını belirler.” (s.153)
· Halihazırdaki eğitim krizi öncelikle, miras alınmış kurumların ve felsefelerin krizidir… Avrupa üniversitelerinin kökleri ortaçağa kadar uzanıyor olsa da, Üniversite ve onun toplum içinde oynadığı role ilişkin şimdiki düşüncemiz modern bir icattır. (s.159)
· “En büyük etki ve ani eskime”, der George Steiner, medya üretiminin en etkili tekniği haline gelmiştir… Şöhret bir kez itibara egemen olduğunda üniversite öğretim üyeleri kendilerini sporcular, popstarlar, piyango talihlileri, teröristler, banka soyguncuları ve seri katillerle rekabet halinde bulurlar ve rekabette pek az kazanma şansları vardır ya da hiç yoktur. (s.165-166)
· Michael Foucault’nun görkemli ifadesiyle, bilimsel söylemin gelişmesi ile her şeye nüfuz eden gözetim ve denetimin sıkılaştırılması arasında yakın bir bağlantı vardır. Teknobilim, aydınlanmayı gerçekleştirdiği için övünmekten ziyade, kısıtlama ve bağımlılığın yeni inceltilmiş versiyonunun sorumlusu olmakla suçlanmaktadır. (s.166)
· Marx ve Engels, insanların yaratıcı güçlerini yüzyıllarca baskı altında tutan” katılıkları buharlaştırdıkları ve kutsal olanı dünyevileştirdikleri” için kapitalistleri, burjuva devrimcilerini övdüler. (s.176)
· Özetlemek gerekirse,”bireyselleşme” insan” kimliği”nin bir “veri”den “görev”e dönüştürülmesinden ve aktörlere bu yeni görevi yerine getirmenin ve bunun yaratacağı sonuçların sorumluluğunun üstlenilmesinden ibarettir. (s.178)
· Modernite, toplumsal durumun belirleniminin yerine zorlayıcı ve zorunlu özbelirlenimi koyar. (s.179)
· Cristopher Lasch’ın ünlü gözlemindeki gibi, bugünlerde aranan “kimlikler”,“giysi değiştirir gibi benimsenebilen ve çıkartılıp atılabilen” kimliklerdir. (s.183)
· Bağımlılıklarımız artık gerçekten küreseldir; ama eylemlerimiz, daha önceleri oldukları kadar yereldirler. (s.185)
· Cristopher Lasch’ın ifadesiyle : Hayatlarını önemli ölçüde iyileştirme umudu taşımayan insanlar, önemli olanın, kendi duygularını tanıyarak, sağlıklı beslenerek, bale ya da göbek dansı dersleri alarak, Doğu’nun bilgeliğini benimseyerek , jogging yaparak, “ilişki kurmayı” öğrenerek , “haz korkusu”nun üstesinden gelerek sağlanan fiziksel özgelişim olduğuna kendilerini inandırmışlardır. Kendi başına zararsız olan, bir program halinde uygulanan bu uğraşılar, siyasetten geri çekiliş anlamına gelir. (s.186)
· Erkekler ve kadınlar dünyayı atılabilir, tek kullanımlık nesnelerle dolu bir konteyner gibi algılayacak şekilde eğitilirler. Bu durum bütün dünya için geçerlidir… Bağlılıklar ve ortaklıklar, üretilecek değil tüketilecek şeyler olarak görülür; onlar, bütün diğer tüketim nesneleri gibi aynı değerlendirme ölçütüne tabidirler. (s.194)
· Blaise Pascal’ın ünlü sözleriyle “kalbin kendi aklı vardır.” (s.201)
· Aşk ötekiyle dayanışmayı gerektirir. (s.206)
· Levinas’ın ifadesiyle “etik ontolojiden önce gelir.é (s.208)
· “Öldürmeyeceksin.” Bu emir ahlakın yapısının tamamının zemini olmasına yeter, çünkü öteki’nin sürekli beraberliğine, birlikte yaşamaya, beraberinde getirdiği bütün bilinmeyen sonuçlarla birlikte razı olmayı gerektirir. O, hayatlarımızı paylaşmayı, etkileşmeyi ve konuşmayı emreder. (s.209)
· Kesinlik sorumsuzluk üretir. (s.210)
· Modern toplumumuzda bu otoritelerin tek bir ortak noktası vardır: Hepsi açıkça ve zımni olarak, akıl adına konuşmakta olduklarını iddia ederler. Onlar bir şeyin yapılması gerektiğini söyledikleri zaman, bu sadece “yapılmalıdır” anlamına gelmez, “akla uygundur” anlamına da gelir. Her kim itaatsizlik gösterirse, o sadece yasayı çiğneyen ya da kuralı ihlal eden kişi değil, aynı zamanda akıl dışı bir kişidir; sanıkların karşı karşıya kaldıkları hasım, “ akıl ve mantık”tan başkası değildir (s.212-213).
· Ahlak Levinas’ın ifadesiyle “başkası için var olma”dır. (s.216)
· Bugünün güç sahiplerinin bizlere modern öncesi toprak beylerini hatırlatması gibi, eğitimli, görgülü ve kültürel olarak yaratıcı elitler de ortaçağ Avrupa’sının benzer biçimde ülkeler üstü, Latince konuşan ve yazan skolastik elitleriyle çarpıcı bir benzerlik göstermektedir…Hem “entelektüeller” hem de “halk”, bilgi ile iktidar arasındaki bağlantı fikrinin yanı sıra, modern icatlardır. (s.233)
· Uygar hayatın özelliği olarak sunulan “şiddetten arınmışlık”, baskının yokluğu anlamına gelmez; yetkilendirilmemiş baskının yokluğu anlamına gelir sadece. Bunlar şiddete karşı savaşın neden kazanılamaz olduğunu gösteren başlıca sebeplerdir ve “şiddetten arınmış” bir toplusal düzen neredeyse kendisiyle çelişen bir terimdir. (s.255)
· Zamanımızda uygar düzenin bir zaferi olarak kaydedilen şey, bir süre sonr tüyler ürpertici bir şiddet tarihi olarak yeniden yazılma eğilimi göstermektedir. ( s.256)
· Tarihe ulus-devletlerin kendi tebaları üzerinde sürdürdükleri şiddet çağı olarak geçmesi muhtemel bir yüzyıl sona ermiştir. (s.266)
Düzenleyen : Tarık Fatih Ardıç
Zygmunt Bauman İle Bir Söyleşi
Kaynak:Doğu-Batı Dergisi 19.sayı (Mayıs-Temmuz 2002)Yeni Dusunce Hareketleri Modernite Postmodernite ve Etik- Zygmunt Bauman.

Cantell& Pedersen: Modern ile postmodern arasındaki ilişkiye dair, sizin temel düşünceleriniz nelerdir?
Bauman: Şunu söylemeliyim ki bugün, postmodernite kendi için (für sich) modernitedir. Bu modernite, kendi yanlış bilincinin ötesine geçen ve başından bu yana aslında yaptığı şeyin -ki bu belirsizlik ve çoğulculuk üretimidir- ne olduğunu anlayan, rasyonel düzen ve mutlak hakikat gibi, en başta belirlenmiş amaçlara asla ulaşılamayacağı gerçeğiyle kendisini uzlaştırır. Bazı sosyal bilimciler, "geç modernite" hakkında konuşmamız gerektiğini öne sürmekte. Ancak ben, daha fazla entelektüel cesaret sağlayan ve de sizin, modern zamanlara özgü belirli söylemlerce sınırlandırılmanıza izin vermeyen, postmodernite terimini tercih ederim. Böylece siz kendinizi bir yana bırakıp neler olup bitiğine dışarıdan bakmaya ve yeni konseptler, yeni ifadeler ve yeni modellerle ortaya çıkmaya çalışabilirsiniz.
Açıkçası, postmodern teori adı altında yazılan her saçmalığı kabul etme zorunluluğu olmaksızın, geç modernitedense, postmodernite hakkında konuşmak daha sağlıklı bir karardır. Aksi takdirde bu terminolojik tartışmada zaten pek de bir şey bulamayız, çünkü postmodern kavramının bizzat kendisi, moderniteye bağlı olduğumuz gerçeğinin bir itirafıdır. Belirli bir toplum türüne işaret etmesi dışında, o "post" hiçbir şeydir.
- Postmodernite tartışması neden önemlidir?
Bauman: Çünkü bu tartışma, modernitenin gelişiminde bir öz-bilinç düzeyidir; ne yaptığımız konusunda fazlasıyla eminiz. Bu yüzden, belirsizlik ve olasılığın hep burada, bizimle kalacağını biliyoruz. O zaman bize düşen, onlarla nasıl yaşanacağını öğrenmektir.
-Postmodern durumu kavramak için toplum, normatif grup (sınıf/ topluluk) ve toplumsallaşma gibi klasik sosyolojik kategorileri bırakıp; bunları toplumsallık, habitat, öz-oluşum(self-cohstitution) ve ö'z-toplanım (self-assembly) kategorileri ile kontrol edip değiştirmeyi öneriyorsunuz. Neden?
Bauman: Ne yaptığımızı idrak edersek, olasılık ve belirsizliğin her zaman bizimle olacağını bilirsek, ancak ondan sonra toplumsal sistem ve toplum hakkında konuşmayı kesip; toplumsallık,: habitat ve öz-bilinç gibi süreçler hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Bu kategorilerdeki amaç, çağdaş yaşamın zamansal ve mekânsal akışını yakalamaktır. Onlar anlamlarını, hayâtın
bir "bilardo topû"na benzediği düşüncesi etrafında düzenlenmiş olan, "yapı","sistem", "belirleyiciler", "sınırlamalar" gibi Ortodoks kelimelere olan zıtlıklarından alırlar. Günümüzde, her zamankinden az olan "belirlidir" ve hatta az, "sonsuzdur" {Today, less is than ever before is "given" and even less is"forever").
Aidiyet "toplulukları", kurulur ve dağıtılır ve öz-oluşturma faaliyeti neredeyse bu süreçle eş anlamlıdır. Bizler ilişkilere gireriz ve ilişkiye girerek onları yaratırız; ilişkileri koparırız ve ilişkiyi kopararak onları dağıtırız. İlgilerin, dikkatlerin, etkileşim ve/veya tanınma alanlarının yön değiştirmesi.... Uzun bir süre böyle yaşadık; çok yalanlarda bir yerde, düzenli, şeffaf bir dünya olduğuna ve bir "tarihin sonu"na inandık. Bir kez, rasyonel olarak düzenlenmiş mükemmel bir dünyaya ulaştığımızda, her şey durulmaya başlayacaktı. Manc'dan Weber ve Durkeim'e kadar -onların, gözle görülür bazı gerçeklikler tarafından yaratılan düzensiz ve kaotik dünyayı değiştirmek için oluşturduğu politik ideolojilerinin yanı sıra- her yerde benzer perspektifler görebilirsiniz. Dünyayı bir sistem olarak sunma yönündeki son büyük girişim» Talcott Parsons' un teorisiydi.
-Postmodern topluluk biçimlerinin temel karakteristik özellikleri nelerdir?
Bauman: Çok kısa bir cevap vermek gerekirse, bu tür toplulukların en karakteristik özellikleri akıcılık, akışkanlık ve değişebilirliktir. Modernite ve Belirsizlik ile Postmodernitenin Yansımaları 'nda da belirttiğim gibi, postmodern topluluklar, üyelerinin tercihlerini belirleyen ve onlardan önce gelen Ferdinand Tonnies'ın Gemeinschaft'mdan çok, Immanuel Kant'ın estetik topluluklarına benzemektedirler. Onların, üyelerinin vaatleri dışında dayanacaktan bir dayanak noktası yoktur ve bu yüzden topluluklar, üyelerinin ilgileri canlı tutulduğu ve duygusal vaatler güçlü olduğu müddetçe yaşayabilirler. Aksi durumda, tarihe karışırlar.
- Postmodern, sık sık estetikle ilişkilendirilir. Sözgelimi Featherstone, gündelik hayatın estetize olması hakkında konuşur; yine Harvey, postmoderni estetiğin etik üzerindeki hegemonyası olarak görür. Estetikten de söz etmekle beraber siz, dikkatinizi daha çok etik üzerinde yoğunlaştırı-yorsunuz. Postmodernite, ahlâkın, gerçekten ait olduğu yerde, -sözgelimi eyleyenlerimle birlikte- daha çok bulunduğu bir zamandır. Siz bu durumu, estetiğin vurgulandığı postmodernite teorilerine bir karşı duruş olarak görüyor musunuz?
Bauman: Ben, postmodernitenin etik yanının vurgulanması taraftarıyım ve estetize olma (aesthetization) hakkında yazan insanlara katılıyorum. Demin söylemeye çalıştığım gibi postmodern topluluklar, estetik toplulukları hatırlatıyor. Ama etik konular postmodernite için daha merkezi bir öneme sahiptir, çünkü insani ilişkilerin etiksel düzenlenmesini ele almanın modern şekli, bir sona doğru yaklaşıyor. Bu modern biçim iki yönlüydü: İlk olarak o, kilise veya devlet gibi örgütler ve kurumlar aracılığıyla, ahlâkî sorumluluğu bireylerden devralma çabasıydı; ikinci olarak da bu modern biçim, benim "adiaphorization" dediğim şeydi. Aidophoric, imani bakış açısıyla ilgisi olmayan demekti ve de kilisenin onlara dair bir duruşu yoktu. Yani bu sorular ne iyi ne de kötüydü. Ben "aidophorization"u bir alegori (benzetme amaçlı) olarak kullanıyorum: Günümüzde olan şey, ahlâk açısından aidophoric olarak gösterilen bir takım önemli insan davranışlarıdır- onların ahlâkî bir bakış açısıyla ilgileri yoktur. Örgütler tarafından düzenlenen çoğu faaliyet aidophorizatiıon ile karşı, karşıya kalır: bir kişinin, yaptığı işle ilgili ahlâkî bir sorumluluk kaygısı duymaması. Ahlâkî düzenlemenin her iki biçimi de, günümüzde kriz içindedir; bizlere ne yapmamız gerektiğini söyleyen büyük kurumlara artık güvenmiyoruz. Kiliseler, siyasî partiler, akademik kurumlar vb. otoritelerini önemli oranda yitirmektedirler. Bireylerden koparılıp götürülen sorumluluk duygusu geri dönüyor- siz ve ben, kendi kararlarımızla başbaşayız. Mutlak ve evrensel olmanın tüm görünürlüğüne sahip ahlâkî bir kodumuz yok. Sanki modernite hiç yaşanmamış gibi, yeniden, ahlâkî sorunlarla karşı karşıyayız: Bireysel sorumluluğa doğru gerisin geri püskürtülüyoruz. İşte bu nedenle, toplumu, ahlâkın yaratıcısı ve koruyucusu olarak gören sosyolojik ahlâk teorilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Postmodern durumu anlamaya çalışan herhangi bir çabada, bu çok önemli bir unsur gibi görünmektedir.
-Modern öncesi zamanlar ile postmodern zamanlar arasında herhangi bir benzerlik görüyor musunuz?
Bauman: Biz kimi zaman, modern öncesi toplumları "geleneksel" diye adlandırırız. Bizim "geleneğin rolü" dediğimiz şey aslında "Ben seni izlerim, sen beni izlersin" konumunda yaşayan insanların içinde bulundukları bir durum düşüncesidir. Herkesin kontrol altında olduğu ve herkesin, paylaşılan gelenek ve göreneklerin belirli bir düzeyine doğru çekildiği bir ortam. Kelimenin en geniş anlamıyla bu, modern öncesi durumdu. Bu durum, modern hayatın anonimliğiyle yer değiştirdi. Modern öncesi zamanların tersine modern zamanlarda bizler, çoğunlukla birbirini tanımayan yabancılar arasında yaşıyoruz. Bu nedenle soru şudur: Komşulann göz hapsi, yerel topluluklar veya komşular tarafından uygulanan bir baskı olmadığı zaman, insan davranışında belirli bir öngörülebilirlik ve düzen nasıl sağlanabilir? Modernitede bu, gerçekte insanları zapt-u rapt altına alan baskının ve çoğu insan davranışını ahlâka karşı sorumsuz kılmanın desteklediği, zorunlu ahlâkî kodların belirlenmesiyle gerçekleştirildi. Şimdi bizler, hâlâ yabancılar topluluğunda yaşıyoruz ve bu açıdan değişen bir şey olmadı - henüz Tonnies'ın yerel topluluklarına geri dönemedik. Ama "yüce kanun" (big code) un eski gücü yok ve bu nedenle ilk kez, ortaya çıkacak sonucun ağır yükümlülüğünü taşımak şartıyla, cinsel partnerimiz, eşimiz, çocuğumuz ve anne babamızla olan ilişkimizi tartışmamız gerekmektedir.
-Pek çok insan poştmoderniteden rahatsız ve onu, nihilistik bir görecelik yaratmakla suçluyorlar. Oysa bu nihilizm kategorisinin neredeyse hiç betimsel değeri yoktur. Bu nihilistik kategori daha çok, insanları hedef alan ve değerden yoksun değil de başka değerleri olan bir polemik kategorisidir. Böyle bir suçlama sizce neden bu kadar yaygın?
Bauman: Ben, zaten sizin sorunuzda da üstü kapalı olarak varolan cevabı verebilirim; ki mantıklı olan da budur. Bizler daima, üzerinde yürüyeceğimiz sağlam temeller düşleriz. Ancak postmodernite -"herşey akıp gidiyor, canın ne isterse onu yap" gibi bir düşünceye mahal vermeyen bir postmodernite-doğru ve. yanlış tarz, doğru ve yanlış kültür vb. gibi keskin ve hızlı ayrım yollarının olmadığı anlamına gelir. Bu da bizleri ahlâkî tercih ve sorumluluk sorununa geri götürür -size sorumluluk yükler ve çoğu insan da bundan rahatsızlık duyar. Yapıbozumcular (deconstructionists) gösterdi ki her inanç, tanım ve kesin ifade aslında pek çok farklı ve keyfi yorumun çapraz kesişiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla gidebileceğiniz, sadece bir
başka yorum olacaktır. Yanlıştan doğruya değil; yorumdan bir başka yoruma... Bu da rahatsız edicidir ve postmodern kuşkuculuğa yapılan itirazların nedeni budur.
- Modernite ve Belirsizlik kitabınızda "postmodernite, modernite için bir şanstır; tolerans, postmodernite için bir şanstır; dayanışma da tolerans için bir şanstır" diyorsunuz. Toleranstan dayanışmaya doğru geçişi nasıl sağlayacağız?
Bauman: Bu sorulabilecek en zor soru!
Ancak benim cevabım basit: bilmiyorum. Bana kalırsa postmodern dünyada bizler, sürekli kesişim noktala-nndayız ve bu nedenle de kesişim noktalarını geride bıraktığımızdan hiçbir zaman emin olamayacağız.
Burada iki tür toleranstan söz edebiliriz: İlki, kayıtsızlığa ve hali hazırda Avrupa'nın tamamında yürürlükte olan bir tür yabancı düşmanlığına götürür. Diğer teorik olasılıksa elbette ki dayanışmadır. Gelgeldim, oraya nasıl ulaşabileceğimi bilmiyorum. Benim işim kahinlik değil ve sosyal bilimler kehanete hiçbir zaman itibar etmez. Otoritelerini, kehanetler üretmek için kullanan sosyal bilimciler, yalancı peygamberlerdir. Çeşitli ihtimaller hak-, kında spekülasyon üretmek, sonuçta, hepimizin yapabileceği bir şeydir.
-Dayanışmacı bir tutumun tohumlarının atılmasının bir yolu olarak, kapsamlı bir olasılık öneriyor musunuz?
Bauman: Evet, ama biz şimdi farklılıklar üzerine bir tolerans hakkında konuşuyoruz. Yani aşın derecede karışık bir konu. Ötekinin, bilinmeyenin, yabancı olanın karşısında hissedilen endişenin, herhangi bir sosyal düzenlemeden ne derece daha zorlu olduğunu söylemek kolay değildir. Avrupa' da şu an yaşanmakta olan, çok hızlı bir artış gösteren göç olgusudur; Avrupa Birliği'nin yükselişiyle birlikte, göç, git gide daha belirginleşecek ve görünen o ki halklar gittikçe birbiriyle kaynaşacak; ötekinin, yabancı olanın mevcudiyeti normal bir fenomen haline gelecek. Ekonomik olarak insanların kendilerini güvende hissettikleri refah dönemlerinde, böyle bir durum hiçbir toplumsal sorun yaratmaz. Yaşanmakta olan yabancı düşmanlığı patlaması, milliyetçilik, göçmenlerin kini vb. mevcut ekonomik kriz ve işsizlikle bağlantılıdır. Bu fenomenin ne kadar süreceğini söylemek çok zor.
-Siz, ihtimal, belirsizlik, çoğulculuk ve çeşitlilik tarafından şekillenen bir postmodern durum tahayyül ediyorsunuz. Buna kanıt olarak neyi görüyorsunuz?
Bauman: Bu çok önemli bir soru. Belirsizlik ve çoğulculuğun sirayet ederek yayılmasına birkaç örnek vermeye çalışayım. Arirsto'nun katarsis düşüncesini, onun trajedi teorisini hatırlıyor musunuz? Orada belirtildiği üzere, dramanm rolü izleyiciye katarsis sunmaktı. Katarsis "arınma" anlamına geliyordu. Drama, bir şekilde yolunu kaybetmiş insanları gösterirdi. Onlar kendilerini, acı ve ızdıraplarla dolu anormal bir durumda bulurdu. Dramanm sonunda anormallik aşılır ve siz tekrar normal olana dönerdiniz: ahlâkî düzen yeniden inşâ edilmiştir. Çağdaş sanat çok basit bir nedenden ötürü, katarsisin icra ettiği rolü sergilemez. Çağdaş sanatçı, anormal bir insani durumdan farklı olarak, bir "normal" bulunduğunu kabul etmez ve yine o, sizin yanlıştan dönmenizi sağlayabilecek bazı genel ahlâkî kural ya da emirler olduğuna da hükmetmez. Zor durum ve belirsizlik olarak deneyimlediğimiz şey, anormallik değil, kalıcı bir insani durumdur. Her şey belirsizdir; modern drama, film ve romanın sonunda otoriter bir çözüm yoktur. Tersine, eğer insanlar kesinlik ve güvenilir cevaplar anyorlarsa, onlara, bu arayışın nafile bir çaba olduğu söylenir. Çağdaş sanatta dünya, iyilerle kötüler arasında bir ayrım olarak sunulmaz. Sözgelimi, kahramanlarının ülkelerini savunurken korkunç suçlar işlediği casusluk romanları, tipik olarak belirsizlik sunar.
Mikhail Bakhtin, Rabelais'in Gargantua ve Pantagruel adlı eserlerine ilişkin olarak "karnaval kültürü" kavramım geliştirmişti. Karnaval kültürü, sıradan yaşamın zamansal tersine dönüşüydü. Bakhtin'e göre bunun amacı, normalliğe, gündelik hayatta olması gerektiği kadar bir gevşeklik kazandırmak ve normalliği daha dayanılabilir kılmaktı. Çağdaş kültürde, ka
