SARMAL YAYINEVİ - 1994 TÜRKÇESİ: CELAL A. KANAT
- İlk ortaya çıktığı zamandan buyana İslam dini Hıristiyan Avrupa için bir sorun oldu.(s.19)
- Gerçekte Kuran 12. yüzyıldan başlayarak, Latince çevirisiyle elde edilebilirdi; ilk çeviri Cluny Başrahibi Muhterem Peter’in yönetimi altında yapılmıştı. (s.21)
- 13.yüzyılda, İspanya’daki kimi Dominisyen tarikatları İslam araştırmaları merkeziydi.(s.21)
- 1613’de, Hollanda’daki Leiden Üniversitesinde bir Arapça kürsüsü oluşturuldu ve bunun ilk sahibi de ünlü uzman Thomas Erpenius oldu. İngiltere’de 1632’de Cambrigge’de ve 1634’te Oxford’da birer kürsü oluşturuldu.(s.26)
- George Sale (1697-1736) daha çok, yeni bir Latin versiyonuna, Lodovico Maracci’ninkine bağlı kalarak Kuran<2ın ilk titiz İngilizce çevirisini yaptı. Burada giriş önemlidir; Muhammed’in gelmesinde Tanrı’nın amacı neydi sorusunu ortaya atmaktadır. Sale’ın inandığına göre, Muhammed doğrudan Tanrı tarafından esinlendirilmiş değildi, ama Tanrı onu insanal eğilim ve ilgilerini kendi amaçları uğruna kullanmıştı: insanların “almış olduğu en kutsal dine yanıt verecek bir biçimde yaşamadığı için Hıristiyan Kilisesine bir kamçı olmak üzere. (s.27)
- Napolyon, 1798’de Mısır’a çıktığı zaman yayınladığı Arapça duyurusunda, Mısırlılara, Fransızların “Tanrı’ya Memluklardan daha fazla taptıklarını, Peygamber’e ve yüce Kuran’a saygı duyduklarını…” temin ediyordu; “ Asıl Müslümanlar Fransızlardır.” Diyordu.(s.29)
- Geç 18.yüzyılın büyük politik devrimi ( Fransız Devrimi ), dinlerin politikacılar ya da papazların çıkarları uğruna ayakta tutulduğu suçlamasını doğurmuş bulunuyordu. (s.36-37)
- Herder insanlığın, her biri kendini ve evreni özgül bir dil aracılığıyla gören uluslara bölünmüş olduğunu vurgulamıştı; bu düşünce Wilhelm von Humboldt (1767-1837) ve başkaları tarafından benimsendi ve romantizm çağında, bir kilişe-düşünce durumuna geldi. (s.46)
- Renan’ın inanışına göre, ilerleme bakımından halklar farklı yetilere sahiptirler. Bir dilin doğası onunla dile getirilebilen kültürü belirler ve bu yüzden, halklar değişik düzeyde kültür üretebilirler. Bir halklar, diller ve kültürler hiyerarşisi vardır.(s.47)
- Budapeşte’de yetişmiş bir Mcar Yahudisi olan İgnaz Goldziher seküler bir eğtim görmüş, ayrıca bir başka tür eğitim, geleneksel Yahudi eğitimi de görmüştü. İbranice ve Talmud konusunda derin bir bilgiye de sahipti ve Yahudiliğin doğası ve geleceği, onun merkezsel bir ilgisi olarak kalmaktaydı; 1867 de; “Yahudilik benim yaşamımın nabzıydı” demektedir. Geleneksel İslamöğreniminin büyük merkezi olan Azhar’daki derslere katılma izni elde etti; herhalde bunu yapan ilk Avrupalı düşünür oydu.(s.57-58)
- Lous Massignon (1883-1962), kendi özetlemesine göre, 1908 Mayıs’ında Osmanlı otoritelerince tutuklandı, casus olmakla suçlnıyordu, hapse atıldı ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya geldi. “ Kendisiyle ilgili kutsal bir dehşete kapılarak” intihara kalkıştı ve kendisine şefaat (aracılık) eden görülmeyen varlıkların farkına vardı, bir çeşit tanrı görüntüsüyle karşılaştı – “Yabancının ziyareti” Bunu, bir bağışlama ve rahatlama duygusu izledi:İlk kez dua edebilirdi ve onun ilk duası Arapçaydı. Badat2taki bir Müslüman Arap ailenin arabuluculuğuyla serbest bırakıldı ve yeniden sağlığına kavuştu. (s.65)
- Massignon’un en ünlü yapıtı, Müslümanlık görevlerine sıkı sıkıya uyma gereğine kuşku düşürmekle suçlanan bir mistik, şair ve teolog olan Hallacı Mansur (ö.922) üstüne araştırmasıdır.Hallacı Mansur’un Mekke2ye gitme yerine insanın kendiodasının içinde de Hacı olabileceği ve Harem-i Şerif’inortasında yeralan kutsal yapıyı, Kabe’yi, bilgelikbilgelik içinde yeniden kurabilmek için, ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürmüş olduğu söylenir. Hallacı Mansur araştırması Massignon’un 1914’de biten, 1922’de yayınlanan doktora teziydi.(s.69)
- Klasik uygarlık ile Rönesans’tan buyana Avrupa uygarlığı arasındaki bir ara aşama olarak İslamiyet’e duyulan ilgi, olasılıkla, batılı uzmanlar arasında, Müslüman ülkelerdekinden daha derin olsa gerektir. (s.86)
- Gezginlerin ve tacirlerin geriye getirdiği enformasyon ve elyazmaları, uzmanlar ve düşünürler tarafından, 19.yüzyılın büyük uzmanlık girişimlerinin hizmetinde kullanılmıştır; “şarkiyatçılık”ın entelektüel kökenlerinin aranması gereken yer işte burasıdır. (s.97)
- “Scarbrough Komitesi” diye bilinen 1947’deki raporunda şöyle deniyordu : “ dünya nüfusunun daha büyük bir kesiminin gelenek ve göreneklerini göz ardı ederek, bu işi götüremeyiz.(s.103)